Müslüm Yücel
Ara 24 2017

Sosyal medya eleştirisi: Sevgili çöplüğe dönmüş kalbiyle kâh whatsapp kâh viberdedir

 
Yirminci yüzyılın başlarında gelişen fotoğraf, sinema, ses kaydı aynı zamanda, bu yüzyılın sanatıydılar ve kitle iletişim araçları bu güne kadar gelen dinsel ve siyasal imgelemi yeniden üretimini sağladılar.

Bir kiliseye gitmek yerini, kilise fotoğrafına bakmak; bir savaşın ne olduğunu öğrenmek için tanıklarla konuşmak yerini bir savaş filmini izlemek ve bir lideri ya da müzisyeni dinlemek yerine onun ses kaydını dinlemek aldı. 

Böylece imge örtülü bir tecritten kurtulup dünyaya yeniden ve başka biçimlerde üretildi. Yirmi birinci yüzyıla- günümüze ise İnternet Çağı denildi. Bu çağda her şey elimizin altındaydı; duygularımız da, düşüncelerimizde, bir tuş aşağı ya da yukarıdaydı. 

Mektubun yerini mail; telefonun yerini skype, fotoğrafın yerini “kısa film” tadında görüntüler geldi. Çarşı, pazar, okul yerine gördüklerimizin yerini de facebook, ınstagram vs aldı. 
Buralarda kavga edildi, buralarda samimi itiraflar da bulunuldu, evlilikler, kuruldu, dostluklar pekişti vs.

Edebiyat bu gelişmelerden uzak durmadı. Bloglar kuruldu, şiirler yayımlandı, bir süre sonra kendi başına sayfalar oluştu ve buralarda isteyen istediğini yayımlamaya başladı… 

Kişilerin okuma sayısı yerine “like” geldi. Kuşkusuz, imge yer değiştiriyor, şair ve yazar da bu değişim de yerine alıyordu.
 
Baudelaire, Paris; James Joyce, Dublin; Kafka, Prag; Kavafis, İskenderiye ile anılır ve bu anma, yazar ve okurlar tarafından kimi zaman bir fetişe bile dönüştürülür. Bunun nedeni, anlatının kent üzerinden gelişmesidir. 

Kent nasıl ki devletin temeli ise yazar için de anlatının temelini oluşturur. Bundan mıdır bilinmez, Türk edebiyatının önemli şair ve yazarlarından biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, divan şiiri için “Bir saray istiaresi” ibaresini kullanır. 

Sonraki yıllarda bu istiare yerini kent, kır, ev, oda, savaş, yokluluk, yalnızlık; modernleşme, bireyselleşme vs istiarelere bırakır. Saray yerine kent; kent yerine ev, ev yerine oda; oda yerine, benim odam duygusu yerleşir. 

Cumhuriyet döneminin siyasal anlamda önemli iki şairi Nazım Hikmet ve Necip Fazıl kent bağlamda dikkat çekerler. Nazım Hikmet’in gözleri iki şaşkın sinek gibi yaşadığı evin odasına takılıp kalır. Nazım Hikmet, “77 katlı beton dağlarına” karşı hayranlığını da gizlemez.

Necip Fazıl, otel odalarında sahipsizliğinden can veren kimselere kulak verir: “Otel odalarında, otel odalarında” diye ağıtla yarışan şiirler söyler.

77 katlı beton dağlarından kır ve köye özlem ise Oktay Rıfat’la gelişir. Kitaplarının adları bile bu açılmaya tipik örneklerdir: Çobanıl Şiirler, Bir Cigara İçimi, Elifli. Oktay Rıfat, “Bir öküz bir de saban/ Gerisi yalan” diyerek bir yerde genel kabulü, diğer yandan kentten kaçışı, küçük bir dünya içinde, kendini var etme savaşımına tutuşur. Özlenen manzara ise çınar ağaçlarının altında belki bir nalbandın, at nallamasıdır. 

Çok dipte, kır ve kent, kentte yaşayan yazar ve şair için bir içe kapanmadır. Behçet Necatigil, açıkça eve kapanırlar. Dostoyevski’nin Yufka Yürekli’sinden esinlenerek yazılmış “Gizli Aşk” şiirinde evi, bir mutluluk halesi olarak düşer: “Mesutmuş, kocasını seviyormuş/ Kendilerininmiş evleri.”

Doğulan, yaşanılan ve günün birinde uzaklaşılan bir yere döner; kaybolma, arama, bulma, kaçma yeni imgelerle dile getirilir. Kentler de artık sisler bulvarı vardır, ikiyüzlü melekler vardır… 

Giderek, oda duygusu gelişir. Otel odaları. Oda, Cansever’in deyimi ile “ne ölüme benzer ne ölümsüzlüğe.” Otel odaları yine Cansever’de dile gelirler. 

Bu otellerin bir kâtipleri de vardır; bunlar, “gözlüklü ve tedirgindirler.”  Buraya kuşkusuz Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nin kâtibi Zebercet de denk gelir. Müşterisi, bir yerde unuttuğu ruhudur sanki…

Dikkat edilirse 90’lı yıllara kadar şair ve yazarın imgesi ile mekânı arasında sıkı bir bağlantı vardır.

Bileşim çağı ya da bilişim toplumu hayatın her alanını etkiledi. 1980 sonrasında kullanılan bilgisayarla üretimin kalitesi çok düştü ama üretimde bir artma oldu. 

Marquez kendisiyle yapılan bir söyleşide bir romanı en az birkaç yıl düşündüğünü, en az dört yılda da yazdığını söylüyordu. Ama zaman içinde bu dört yıllık zaman dilimi bilgisayar ile birlikte yarıya, hatta dörtte bire indi. Çok hızla şiirler, öyküler, romanlar yazıldı ve yayımlandı. 

Yayınevleri, bir yanda hızla yazılan ve hemen tüketilen kitaplar yayımlarken, diğer yandan her yayınevi can simidi olarak klasiklere sarıldı. Bu bir denge oluştursa da üretimin devrildiği nokta açısından trajikti; çünkü bugünden yarına, çok az şey kalacaktı. 

Bilgisayarın zamana karşı kâğıt kalem ve daktiloyu alt etmesinden sonra bir mekâna dönüşmesi de zamandan sonra, duyguya ve düşünceye hükmetmesi anlamına mı geliyordu? Bunu ortaya çıkan ürünler gösterecekti belki.

İnternet üzerinden yazma, çizme ve giderek bir sosyal ağ oluşturup kişilik (ve ruh) örgütleme ve buradan bir edebiyat üretme de geç kalmadı. Hilmi Yavuz’un Hurufi Şiirler’de (YKY, 2004) dile getirdiği gibi artık, “imdi resimdeki adresim şimdi: işte ‘hilmi@yalnızlık dot kom’/ ‘a’ ‘y’yle evlenirken, ay kara/ biz burada ayla’yla lay lay lom” bir hal vardı. Küçük bir eleştiri gibi görülse de bir süre sonra Yavuz’da “lay lay lomdan” çok uzak düşmeyecekti; adına facebook vs açılacaktı.  

İnternet bir ilişki tarzı idi artık ve bunun tipik yansıması olan ürünlerde yavaşça çıkmaya başladı. Türün belki ilk ürünlerinden biri belki de Elif Şafak’ın Aşk (Doğan yayınları, 2009) adlı romanıydı. Romanın kahramanı Ella, günün birinde okuduğu kitapta kaldığı yeri işaretler, internete bağlanır, google’da arama yapar: “A. Z. Zahara” adını yazar ve bir süre sonra, bu adamın bloğuna, sonra da, e-posta adresine ulaşır… İnternet, bir mekân duygusudur artık ve Aşk, böyle başlar…
 
Anlarız, hem hayatta, hem edebiyatta, buluşma, kavuşma mekânı değişmiştir. Ruh halinin ne olduğu ise günlük sohbetlere kadar inmiştir. Telefon, bilgisayar, internet ve giderek skype’in etkisinin ne olduğunu- kişiyi nereye götürdüğünü en iyi Mehmet Yaşın’ın Abuk’undan (Doğan yayınları, 2017) okuruz. 

Ruh hali yoktur, ruh halinin gereçleri vardır; bu gereç doğanın değil, tekniğin ona bahşettiği bir ödüldür; hüznü de sevinci de bu imkân dâhilindedir. 

Kitabın ilk şiiri “Elim Telefona Giderken” sanırım bu anlamda bir tesadüf değildir. Şiirin bir söyleyiş biçimi ve imgesinden daha fazla öne çıkan bir hikâyesi vardır; artık ölen ya da şair için hayatta olmayan sevgili, bir zamanlar bir “belki birbirlerimizi ararız” diye telefon hediye etmiştir. 

Sevgili yoktur, bu telefon vardır ve ne zaman, bu ölen sevgili akla gelse, şair telefonunu çaldırır…  
Bir süre sonra şairin mekânını da tanırız; şair, “WI-FI’sinden başka hiç kimsesi olmayan o yerdedir.” Burada, buralarda şairi ayakta tutan tek şey, telefondur. 

Sevgilisi ona, “Özledim” diye “Sayısız SMS” yollar, hatta bir süre sonra bu sevgili gelir, ama üç günden iki gününü hamakta geçirir; uyur ama “bırakın sevişmeyi, sarılmıyordur” bile, çünkü “enerjisi yoktur” ve bu tavır karşısında şairin kalbi “negatif elektrikle” dolar.

Atasözleri ve deyimler “Yüzükler düşer parmaklar kalır” durumu açıklasa da gerçeği değiştirmez. 

Sevgili “çöplüğe dönmüş kalbiyle” kâh whatsapp’ta, kâh viber’dedir. Buna da belki de birlikteyiz ya diyordur. Birbiri ile konuşmanın yerini, başkaları ile çet yapma almıştır.

Yemek yapmak, yemek diye bir dert, bir paylaşım yoktur: “Take away kabilinden bir hayat” vardır.

Bu halin, karşıda bıraktığı etki kuşkusuz çıldırmadır.  Geleneksel ile yüzeyselin ruh hali cam üstünde yürürmüş gibi akar. Birbiri ile konuşmak, yerini mesaj ve skyp’ye bırakmıştır. Biri diğeri ile konuşmaz, biri diğerine online olma hali içindedir.

Yaşın’ın Ötesi şiirinin iki kahramanı Skyp’nin ile beşinci saatindedirler, sanalın s’si içendeler. Sanal alem içinde şair, kelime oyunlarına da kulak verir, karşıdakine şunu sorar, “sanal’ın anal’ı mısın?” Kendi kendine konuşmanın bir ifadesidir bu? 

Karşı da biri var ya da yok, bu önemli değildir. Kendisi yanıt verir, “Sanırsam fuck- buddy aramaktasın…”  Yani, bir niteliği vardır (şişme, plastik arkadaş, sevgili, eş) ama gerçekte işlevi yoktur ya da işlevi var, niteliği yoktur. 

Varılan sonuç, yalnızlığı delme kılavuzu ise ne kadar teknik ilerlerse ilerlesin, gelişen haz, tek kürekle mehtaba çıkmaktır! Ancak bu ötesi, bu sanal sevgi, dünyanın her yerindedir. Bir cep telefonu ya da bir bilgisayara sahip olunmasa bile, her internet cafede kolayca bulunacak biridir.

Abuk’ta sadece sanal konuşma ve eylemler yoktur. Bunun yanında işaretler de vardır: Gülümseme, kızgın olma vs. Rüyada İnsan Başı Kesmek adlı şiirde ve bir yerde şiirlere ek olacak dipnotlarda bu işaretler sıkça yinelenmiştir.

Bütün bunlar, bir yanda görsel malzeme, diğer yandan, görseli kendileştirip ona bir ruh hali vermenin modelleri olurlar.

Kitabı bitirip, tekrar şöyle bir sayfalara bakınca, teknik ve insanın teknikle kurduğu ilişki diye bir konferans tezi hazırlama isteğim elbette yoktu ama Ambulans şiirini okurken, her yere bizi ulaştıran teknik dedim, niye Cizre’ye ulaşmadı…

Sevgilim Ölü Asker, yine ölünce iyi olurdu, zaman değişse de, işte bu sevgili ölü bir türlü değişmiyordu. Sanırım, Asuman Susam’ın bir dizesinde yinelediği gibi artık “sessize alınmıştık.”

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar