Lazzaro Felice veya 'Diriliş Mucizesi'

Alice Rohrwacher 2011 Cannes Film Festivali, Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen Corpo Celeste (Göksel Beden) ile sinema dünyasına gökten düştü. Masallardaki üç elma gibi: Biri film endüstrisinin, biri eleştirmenlerinin, biri de izleyicinin başına!

Rohrwacher’in ilk uzun metrajlı kurmaca filmi gençlik heyecanlarından azade, nasıl bir sinema yapmak istediğini bilen, farkını ortaya koyan, çoktan olgunlaşmış bir yönetmeni müjdeliyordu. İkinci filmi Mucizeler / Le Meraviglie Cannes’da bu kez yarışmaya seçildi ve Jüri Büyük Ödülü’nü kazandı.

Mesleğe belgesellerde asistanlık, kurguculuk ve metin yazarlığı yaparak başlayan Rohrwacher bir yanıyla İtalyan sinemasının görkemli tarihinin mirasçısı, bir yanıyla da kimselere benzemeyen bir vizyoner olduğunu geçen yıl Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü kazandığı üçüncü filmi Mutlu Felice / Lazzaro Felice ile kanıtlıyor.

Genç yönetmenleri kendi kültürlerinin büyük ustalarıyla kıyaslamak adettendir. Rohrwacher da nasibini aldı, kimi Paolo ve Vittorio Taviani Biraderlere benzetiyor, kimi Ermanno Olmi’ye kimi Pasolini’ye… Kendi payıma onu hayli özgün buluyorum.

Mutlu Felice ilk iki filmine göre oldukça farklı bir film, ayrıca. Mitolojik ve dini unsurlarla serbestçe oynayan biraz hazin, biraz gizemli, biraz da mizahi bu film, izleyiciye özgün bir sinema hazzı veriyor.

Lisandro Alonso’nun Jauja’da yaptığı gibi kenarları hafifçe yuvarlatılarak 80’lerin kağıt baskı fotoğraflarını hatırlatan, Hélène Louvart imzalı 16mm çekilmiş görüntülerle izleyicileri filmin büyüsüne kaptırıyor.

Mutlu Lazzaro, adından da anlaşılacağı gibi bir diriliş mucizesinin tam ortasında yer aldığı, aynı karakterlerle iki farklı dönemde ve mekanda geçen bir film. İlk bölümde İsa’nın mezarından kaldırdığı Beytanyalı Lazar’ın adını taşıyan son derece saf, iyi niyetli, kuvvetli ve çalışkan, yüzü eski tablolardaki melekleri andıran delikanlının Inviolata (dokunulmaz, erişilmez) mezrasındaki hayatına tanık oluyoruz.

Markiz Alfonsina de Luna’nın (Nicoletta Braschi) arazisinde bu yöntem, yarım yüzyıl önce yasaklanmış olmasına rağmen yarıcı olarak tütün yetiştiren, dünyadan bihaber köylülerle yaşıyor. Kimin kiminle ne derecede akraba olduğu anlaşılmayan bu küçük topluluğun kimsesi olmayan Lazzaro’yu nasıl sahiplendiği bilinmiyor. Ancak hangi işe koşulursa kabul eden, herkese yardım eli uzatan, ne istenirse yapan bir çocuk… Assisli Aziz Francesco misali hayatta hiçbir konfora ihtiyaç duymayan insan-hayvan herkes için bir iyilik timsali.

Unvanlar çoktan kalkmış olsa da ulaşımı da iletişimi de zor arazisinde çağdışı bir hayat süren, yarıcılara kendini hala Markiz olarak yutturan, 1980’lerde basbayağı feodaliteyi sürdüren Alfonsina ara sıra Inviolata’ya gelip kalıyor. Kulağına walkman’ini takıp dolaşan şımarık oğlu Tancredi (Luca Chikovani), annesinden yüklü bir miktar para koparmak için Lazzaro’yu kandırıyor.

Babasının köylülerle birlikte olduğunu, Lazzaro ile kardeş olabileceklerini ileri sürüp saflığından yararlanıyor. Totemi bir kurt olan Lazzaro’nun kendine ait bir mekan yarattığı mağarada saklanıyor… Roma’nın kurucuları olan Romus ve Romulus’u emziren dişi kurdun mağarasına, finalde daha iyi anlaşılacak muzip bir gönderme yapıyor Rohrwacher.

Rossini operasındaki malına mülküne el konmuş Siracusalının adını taşıyan Tancredi’nin annesini aratmayan açgözlülüğü sayesinde Inviolata’daki modern kölelik ortaya çıkıyor. Basın ‘Sigara Kraliçesi’nin yaptığı sömürüyü yazmaya doyamıyor.

Bu olaylar sırasında ölen Lazzaro, yıllar sonra film boyunca üzerinden hiç çıkmayan yırtık pırtık giysileriyle yattığı yerden kalkıp şehre gidiyor ve aile bildiği insanlardan geriye kalanları, onu her daim sevip kollayan Antonia’yı (Alba Rohrwacher) buluyor… Tancredi’yi (Tommaso Ragno) de! Hiç yaşlanmamış, hiç değişmemiş!

Oyuncuların hepsi çok başarılı. Yönetmenin bol ödüllü kızkardeşi Alba Rohrwacher ve onun şehirde tanıştığı Ultimo’yu canlandıran Fransız yıldız Sergi Lopez her zamanki sağlam performanslarını veriyor. Ancak hiç oyunculuk deneyimi olmadan kamera karşısına geçen Adriano Tardiolo’nun Lazzaro rolündeki başarısı, en az filmdeki dirilişi kadar mucizevi! Yönetmenin çabası elbette burada çok önemli ama Tardiolo’nun da her planda kendisinden isteneni verebilmiş olması hayranlık uyandırıyor. O bu kadar inandırıcı olmasa bu film bu kadar etkili olamazdı…

İçinde fantastik ya da metafizik ögeler barından şiirsel filmlerin çoğu için büyülü gerçekçilik  yakıştırması yapılır ama Latin Amerika edebiyatının tadı bu filmde gerçekten bulunuyor. Bir aristokrat kalıntısına tütün yetiştiren bir İtalyan mezrasının yüzyıllık yalnızlığının şehirde de sürdüğünü görüyoruz.

Rohrwacher, Lazzaro’nun değişmemesiyle, onun için zamanın hiç geçmemesiyle filmin esas meselesi arasında bir paralellik kuruyor. Dünya düzeni de değişmiyor aslında: Aristokrasiyi yıkınca kapitalizm yükseliyor.  Ezilen ise hep aynı kalıyor! 

Mutlu Lazzaro, masalsılığının ardında sağlam bir sistem eleştirisi  yapıyor. Ne Roma İmparatorluğu’nun ne Hristiyanlığın ne de ulus devletin saf ve iyi insanları kölelikten ve sömürüden kurtarmadığını, köleliğin şekil değiştirerek sürdüğünü gözler önüne seriyor.

Rohrwacher, tarihi süreç içinde üst üste kurulan ‘uygarlık’ katmanlarını kendi ülkesi üzerinden eleştiriyor ama her söylediği evrensel bir hakikat. Roma mitolojisi ve Hristiyanlık göndermeleri Batı uygarlığının temeli, artlarından gelen cumhuriyetler de öyle.

Her üçünün Matruşka misali iç içe geçtiği bir ülkede anlatılan bir masal da kahramanının meleklere ve azizlere mal edilen aydınlık yüzüne rağmen asla bitmeyen bir eşitsizliğin ve sömürünün karanlığını anlatıyor. Filmin ironik finali ise bir dönüşüme işaret ederek Mutlu Felice’yi izlediğimiz en özgün filmler arasına koyuyor.