Selim Eyüboğlu
May 19 2018

Geçmişlerini unutamayan karate şampiyonları: Cobra Kai

 Zamanında kült mertebesine erişmiş The Karate Kid filmleri, yıllar sonra iki rakip şampiyonun yetişkin hayatlarında yollarının tekrar kesişmesiyle, yeniden hayat buluyor. Cobra Kai, yapımı YouTube Red kanalı tarafından üstlenilen bir devam dizisi. 

Ne var ki, ilk başta çok da başarı şansı yokmuş gibi görünen bu dizi, öyküyü bir bakıma tepetaklak ederek her şeyi bir zamanlar acımasız, hilekâr ve ‘kötü’ olarak tanıtılan karakterin gözünden anlatarak günümüz Amerikası'na ilişkin oldukça çarpıcı bir tablo çiziyor. 

Dahası, artık yetişkin olan iki rakibin otuz dört yıldır dinmeyen rekabet duygularını eski filmlerden alıntılarla canlandıran dizi, farklı kuşaklara aynı anda hitap ederek dizinin sadece nostaljik bir yeniden yapım gibi algılanmasına izin vermiyor. En azından şimdilik.

Tüm The Karate Kid filmlerinin ve yeni dizinin önce başka çocuklardan dayak yemek, ardından karate öğrenmek ve son olarak ta turnuvalara katılmak dışında ortak bir teması varsa o da bu eğitimin insanın hayata bakışını nasıl değiştirdiği. 

Keza ilk filmde Daniel, zorba sınıf arkadaşları tarafından taciz edilirken Miyagi ona yardım elini uzatıyor ve yıllarca devam eden bu uzun karate öğrenme öğrenme sürecinde başka türlü elde edemeyeceği bir özgüven kazanıyor. Kuşkusuz bu temaya önemli ölçüde Miyagi’nin kendi hayat hikâyesi ve Amerika’ya ne denli uyum sağladığı da dahil.

Japonların Zen felsefesini tiye alırcasına karate eğitimine ilk başta arabasına pasta cilası sürdürmekle başlayan tonton görünüşlü, bilgeliği ve özlü sözleriyle  Star Wars filmlerindeki Yoda’yı çağrıştıran  Miyagi’nin (Pat Morita) aslında son derece hazin bir öyküsü var: 

Kırık bir aşk hikâyesi sonucu Amerika’ya yerleşen Miyagi İkinci Dünya Savaşı'nda ordunun çok özel bir biriminde görev yaparken, o sırada hamile olan karısı, öteki tüm Japon asıllı Amerikan vatandaşlarıyla birlikte, zorla toplama kampına kapatılıyor ve bu koşullarda doğum yaparken oğluyla birlikte hayatını kaybediyor.

Bunun acısını hayatı boyunca yaşayan Miyagi, muhtemelen hiçbir zaman kendini tam anlamıyla Amerika’da ‘evinde’ hissetmiyor. Toplumun dışına itilmiş, kendini çaresiz hisseden karakterlerle ilişki kurup onlara destek olması da bununla ilgili olsa gerek.

Bunun da ötesinde, başarıdan başka hiçbir ölçütü olmayan acımasız karate eğitmeni John Kreese ve onunla aynı tornadan çıkan karate öğrencileriyle karşılaşınca, hiçbir şekilde husumete dayanmayan, çevreyle ahenk içinde bir karate dersi vermek ilkesel bir sorun oluyor.  

Dizide anlatılan öyküde, yıllar önce Daniel tarafından karate şampiyonasında hezimete uğramış olan Johnny Lawrence’ın (William Zabka) yaşamı ön plana çıkıyor. Ancak bu sefer Miyagi rolünü devralmak Johnny'ye düşüyor. 

Johnny, tarihi tekerrür ettirircesine, saldırıya uğrayan Miguel’e (Xolo Maridueña) yardım ederken, ona saldıran çocuklarla dövüşmek zorunda kalıyor; olay yerine gelen polis de çocukların yerine onu tutukluyor.

Johnny, hayatı boyunca düşük ücretli işler yapmanın, tamircilik için gittiği evlerde aşağılanmanın ve kendi oğluyla yıllarca ilgilenmemiş olmanın ezikliği içinde yaşayan bir karakter. Gururla sahip olduğu biricik mülkü ise1980’li yıllardan kalma kırmızı Pontiac Firebird. Ne var ki, ona da bir grup sarhoş kız arabalarıyla çarpıp kaçınca hemen hemen tüm iktidarını kaybediyor. Ta ki Miguel’e karate öğretmeye karar verene kadar.

Johnny tutunamayan çocuklara karate öğreterek yardım etmek istiyor. Çünkü kendi de tutunamayan biri. Bunu anladığı anda eski hocasının öğretilerine dayalı bir karate okulu açıyor. 

Hayatın acımasızlığına aynı acımasızlıkla cevap vermek başlıca ilkesi oluyor. Eski hocasının Kobra felsefesini devralan Johnny, öğrencilerinin merhametsiz hayattan yedikleri silleleri öfkeye dönüştürüyor ve karate salonunun duvarına altın ilkelerini yazıyor: ‘’İlk saldıran sen ol, olanca gücünle saldır ve rakibine asla acıma’’.

Daniel ise, geçen zaman içinde Miyagi’nin öğretilerini yavaş yavaş unutup, başarıyı kazanç, reklam ve popülerlik olarak görüyor. Aile hayatı Amerikan rüyasının karikatürü gibi: Sık sık görüntüye giren salonundaki teknoloji harikası kahve makinesi- reklamları çağrıştırırcasına - başarılı ve mutlu ailenin simgesine dönüşüyor. 

Derken bir gün, Johnny’nin açtığı karate okulunun tabelasını gördüğü anda bütün neşesi kaçıyor; Amerikan rüyasından uyanıyor.
Ne Johnny ne de Daniel tipik kötü karakter davranışları sergiliyor. Her ikisi de en azından on bölümlük ilk sezonda geçmişten kaynaklanan tatminsizlikleri yüzünden birbirlerinden hazzetmeseler de uyumlu karakterler olarak tanımlanıyor.

Cobra Kai derin ve çetrefil öykü arkları yaratma amaçlı bir dizi gibi gözükmüyor. Tam tersine iki çağdaş Amerikan tiplemesinin birbirleriyle ilgili karakter çatışması, rekabet ve narsisizmi üzerinden Amerikan rüyasını yaratmak ya da onu kaybetmek gibi temalara odaklanıyor. 

Bu bağlamda Cobra Kai’nin en büyük düşmanı belki de yine kendisi: Dizi ister istemez pembe dizi kalıplarının içine dökülüyor: Johnny’nin en parlak öğrencisi Miguel, Daniel’in kızı Samatha ile çıkıyor ancak bunu babası bilmiyor. 

Tam iki ezeli rakip bir arabanın test sürüşü ve ardından bir iki kadeh içkiyle yakınlaşır gibi olurken Daniel’in evine döndüklerinde Johnny, rakibinin kendinden zaman içinde yabancılaşıp nefret eden oğluna karate öğrettiğini fark ediyor; Daniel ise kendini kandırılmış hissediyor, pembe dizilerin yakıtı olan eski düşmanlıklar ve ön yargılar tekrar su yüzüne çıkıyor…

Eğer Cobra Kai, sırtını yasladığı daha önceki The Karete Kid filmlerinin temaları üzerinden bir pembe dizi olma yoluna gidecekse, ki öyle gözüküyor, şu ana kadar diziyi kışkırtıcı kılan Amerika gözlemlerinden feragat edebilir. Ancak bu da onun yavaş ölümü anlamına gelebilir.