Evrim Kaya
Eyl 21 2019

Ad Astra: Bir Baba Oğul Hikayesi

Bir türlü yaşlanmak bilmeyen Brad Pitt’in kalburüstü oyunculuğuyla konuşulan Yıldızlara Doğru (Ad Astra) olayların “yakın gelecekte: çatışma ve umut zamanlarında” geçtiğini ifade eden bir yazıyla başlıyor. Yakın geçmişten günümüze neredeyse bütün zaman dilimleri için geçerli bir ifade bu. Ay’a yapılan ticari uçuşlar filan olmasa, filmin de yakın geçişten günümüze, herhangi bir zamanda geçtiği düşünülebilir. Hem günümüzün ve modernitenin, hem de öncesindeki kadim geçmişin dertlerini çok da karmaşık olmayan metaforlarla kurcalayan, “çok eski bir hikaye”...

Terk edilen oğlun, kendisi çekip gitse de gölgesi hiç kalkmayan babanın hikayesi. Epey kafa yorulduğu belli bir uzay macerasında karşımıza çıksa da o eski hikaye olduğu gibi kalıyor ve bu sadelikte ve doğrudanlıkta hoş bir şeyler var...

Hakeza metaforların basitliğinde de: Kelimenin tam anlamıyla bir dünyaya düşme anıyla açılıyor film. Pek çok üç boyutlu filmden daha güçlü şekilde seyirciyi içine alan bu sahnede, bir uzay antenini tamir ederken, kaynağı meçhul bir güç dalgasının etkisiyle yıkılan kuleden boşluğa savrulup dünyaya tehlikeli bir iniş yapmak zorunda kalan Binbaşı Roy McBride bir süre sonra bu gizemli gücün yıllar önce uzayda zeki canlılarla iletişim kursun diye gönderildiği Neptün’ün yörüngesinde kaybolan, kendi kuşağının efsane astronotu babasının (Tommy Lee Jones) yönetimindeki uzay mekiğinden gelen bir anti madde dalgası olduğunu öğreniyor. Ya da öyle bir şey... Filmin ışık yıllarına uzanan genişliğine rağmen hep dar alanda geçiyor hissi vermesine neden olan bir dramatik sadelik var ve hikayenin bilimsel altyapısının incelikli detaylara karşın çok da önemli olmadığını hissediyoruz.

En olağanüstü durumlarda bile 80’i aşmayan bir nabız ile kuşağının en soğukkanlı, dolayısıyla en iyi astronotu olan Roy üslerinden aldığı görevle, dünyanın sonunu getirmesi muhtemel bu dalgalanmaların sorumlusu olan babasını bulmak için yıldızlara doğru bir yolculuğa doğru çıkıyor. İlk durağı Ay’a bir yastığın 125 dolara satıldığı ticari bir uçuşla ulaşıyor: Elon Musk’ın hissedarı olması muhtemel, alışveriş merkezinden hallice bir yer burası. Buradan bir askeri üs olan Mars’a geçiyor; yol boyunca karşılaşmalar, terslikler ve kimi aksiyon vesileleriyle Neptün’deki babaya ulaşana dek seyirciyi bir uzay filminden beklenen bazı trüklerle oyaladıktan sonra, gecikmiş bir veda olan o esas karşılaşmaya ulaşıyor film.

Yine doğrudan bir metaforla (aslında babalıktan çok anneliği imleyen bir metafor bu) bir bağın kopuşunu ve ellilerinde bir adamın nihayet bir yetişkin olarak kendine bir hayat kurmaya hazır hale gelişini izliyoruz. Bunun için kelimenin gerçek anlamıyla babasının gemisini havaya uçurması gerekecek. (Bu ergen rolün son günlerde GQ’ya verdiği pozlarla bir kez daha neden yaşlanmıyor sorusuyla gündemimize düşen Pitt’in genç imajına katkısı olduğuna kuşku yok.)

Yönetmen James Gray bir yerde Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği’nin önemli bir ilham kaynağı olduğunu söylüyor. Bu bilgi olmadan da Coppola’nın Kıyamet’ini (Apocalypse Now, 1979) hemen akla getiriyor film. En önemli farkı dar açısı. Kıyamet’e kıyasla hayal etmesi zor uzaklıkta mesafeler gitse de bir adamın kafasının içinden hiç çıkmadığımız hissini veriyor.

Yıldızlara Doğru ile karşılaştırılması kaçınılmaz olan bir başka yakın dönem uzay draması Yıldızlararası’na (Interstellar, 2014) da imzasını atan görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema’nın uçsuz bucaksızlığı, bir tür vertigoyla birlikte insanın iliklerine işleyen bir güç ve güzellikle yarattığına kuşku yok. Ancak o sonsuz mesafeler Roy’un geçmişine olan saplantısını ve kendi öznelliğine sıkışmışlığını dengelemek için değil, daha da vurgulamak için var gibiler.

Bir tiyatro sahnesine konulabilecek karşılaşmalarla karşımıza gelen diğer karakterler, filmin baskın anlatı mekanizması olan Roy’un üst sesine düşülmüş dipnotlar olmaktan kurtulamıyorlar. Bu bir zaaf değil, yönetmenin bile isteye yaptığı bir şey kuşkusuz. Sarışın bir İsa gibi terk edilmiş bu genç adamın yalnızlığını, solipsizm noktasına kadar taşıyıp onu hepimizin dünyaya fırlatılmışlığının ve bunun verdiği acının bir sembolü kılmaya çalışıyor: Yalnızız ve Roy’un babasını çıldırtacak kadar kötü bir duygu bu. Uzayda bizden başka kimse yok, işin kötüsü sanki dünyada da başkarakterimizden başka kimse yok.

Ancak böyle bir yerde final yapmışken anlaşılması güç bir iyimserlikle Roy’un, filmin başında onu nasıl önemsemediğini kameranın netlik yapmayarak gösterdiği karısıyla bir araya gelişini, nihayet üzerinden babanın gölgesini atıp yaşamaya karar verişini izliyoruz. Liv Tyler’ın hareketli bir resim olarak, neredeyse yalnız geri dönüşlerde canlandırdığı Eve’in (yine epey doğrudan) bir sembol olduğuna kuşku yok. Mızıkçılık yapmak istemem ama bana kalırsa pek matah bir sembol değil bu.

Baştan aşağı en doğrudan haliyle bir Freud sembolizmi içindeyiz ve erkeğin sağaltılma arzusuna karşılık gelen kadınla çember nihayet tamamlanıyor. Alabildiğine doğrudan metaforları ve diyaloglarıyla evreni kurtarmak için babadan kurtulmak gerekir diyor Gray. Ancak bunun için önce babayı bulmak ve bağışlamak gerekir, dahası tüm bunlar ancak babanın kendisi isterse yapılabilir. 

Bir an için babanın gemisinin yaydığı, durdurmazsak hepimizi yok edecek o dalgaların bildiğimiz karbondioksit olduğunu varsayarsak, kutsal kitaplar gibi her okumaya açık olan bu hikaye günümüzün ekolojik kabuslarına da karşılık gelecektir.

İnsana keşke çözüm nükleer patlayıcılarla Neptün’e gidiverip, dönüşte bir kafede eski karınızla buluşmak gibi kolay olsa dedirten bir basitliği var filmin. Bütün deliliğine rağmen zamanında sahneden çekilmeyi bilen baba figürünün verdiği tuhaf güvenden geliyor bu basitlik. 

Yıldızlara Doğru sanki geçmişten bir film. Geçmişte kalan o sağlam direklere yürekten inanıyor çünkü... 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir