Selim Eyüboğlu
Şub 24 2018

Araf’ta gezinen cani ruhlar: The Alienist  

19. Yüzyılın sonlarında geçen The Alienist’in jeneriği Hürriyet Abidesi ya da Williamsburg Köprüsü gibi simgesel yapıların inşasını adım adım adım geriye taşıyor; seyircisini adeta New York’u New York yapan bir başlangıç noktasına götürüyor. 

Bu nokta aynı zamanda New York’un zengin ve fakir ayrımının en uçlarda yaşandığı, polis teşkilatının neredeyse tamamen nüfuzlu insanlara çalıştığı, cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın devlet kurumlarında dahi ‘doğal’ kabul edildiği oldukça karanlık bir dönem.

Ve bu ortamı iyice karartan etkenlerden biri de kadın elbiseleri giydirilip fuhuş yapmaya zorladığı oğlan çocukları öldürdükten sonra parçalara ayıran bir seri katilin ortaya çıkışı.

 

the alienist filmi

 

The Alienist, Caleb Carr’ın Türkçe’ye Ruh Avcısı olarak çevrilen aynı adlı romanından uyarlanan bir dizi. Henüz kitabı dahi basılmadan Paramount şirketinin büyük beklentilerle film haklarını satın aldığı The Alienist’in alelacele senaryosu yazıldı. 

Ancak tüyler ürpertici detaylarla dolu beş yüz sayfalık senaryoyu Hollywood standartlarındaki iki saatlik bir süreye indirgemek imkânsız gözüktü. Ta ki 24 yıl sonra TNT bu projeyi on bölümlük bir mini diziye dönüştürünceye kadar.

Dizinin en ilgi çekici yanı, şimdiye kadar sayısız örneklerini izlediğimiz seri katillerin tasvir edilmesinden ziyade, tüm bu çatışmaların yaşandığı döneme olan yaklaşımı: adli tıbbın emekleme çağında olduğu roman ve dizi uyarlamasında, fotoğraf makineleri henüz yaygın olmadığı için suç mahalli ressamlar tarafından resmedilirken, parmak izlerinin kişiye özel oluşu yeni yeni öğreniliyor. 

Ancak bu yenilikleri uygulamaya pek sıcak bakmayan New York Polis Teşkilatı delil toplamaktan ziyade şüphelileri âdet olduğu üzere dayakla konuşturmayı tercih ediyor.

 

film the alienist

 

Tam bu sırada, psikanalizin atası olarak da düşünülebilecek bir ‘alienist’ ortaya çıkıyor. Dr. Kreizler toplumun dayattığı davranış kalıpları yüzünden bireylerin kendi benliklerine yabancılaştığını düşünüyor.

Ön yargısız olarak bakıldığında, akli dengesini yitirmiş hatta suça eğilimli sapıkların bile bu yabancılaşmadan payını aldığını düşünen Kreizler, cinayetlerin ardındaki seri katilin ruh halini anlayabilmeyi kafasına koyuyor. Ancak bununla da yetinmeyip cinayeti bir caninin gözünden görmeyi, kurbanını öldürürken ne hissettiğini anbean hissedecek kadar katili tanımayı da bir saplantı haline getiriyor.

Neyse ki bu dönemin New York’u sadece bir batakhane değil. Söz gelimi kadınlar oy hakkı için sokaklarda mücadele ederken, Dr. Kreizler’in yardımına polis teşkilatının ilk kadın memuresi olarak görev yapan Sara Howard yetişiyor. 

Kadın olduğu için meslektaşlarının cinsiyetçi şakalarına maruz kalan, ancak onlara ağzının payını vermekten de geri kalmayan Sara, çocuk katilinin izini süren Dr. Kreizler’in oluşturduğu ekibe gönüllü katılıyor. Öte yandan, cinsiyetçi ironiler bu ‘modern’ ortamda dahi sürmeye devam ediyor: 

 

the alienist

 

Sara bir noktada ekip arkadaşı John’a cinayetle ilgili bir bulguyu iletmek için onun genelevde olduğunu keşfedip kapısında bekliyor. John’un azıcık utanarak, ‘’Burası sizin gibi bir hanımefendi için nahoş bir yer…’’ çıkışına Sara, "Ben de nahoş bir iş için buradayım," diye cevap veriyor.

Ardından bu ekibe adli tıp alanında son derece yaratıcı çözümler üreten Lucius ve Marcus Isaacson adlı polis teşkilatının anti-semitik önyargılarına göğüs germek zorunda kalan Yahudi kardeşler de katılıyor ve ekibin cinayeti aydınlatmak konusunda attığı adımlar polis teşkilatını tehdit etmeye başlıyor.

Bir bakıma, çocukların katili, Londra’da fahişeleri öldüren ancak hiçbir zaman yakalanamamış olan ‘Karın Deşen Jack’ lakaplı katili hatırlatıyor. Tıpkı, New York’taki çocuk katili gibi, artık Karın Deşen Jack’in de kalbur üstü bir aileden geldiği ve bu yüzden öldürdüğü onca fahişeye rağmen yakayı sıyırdığı düşünülüyor. 

 

the alienist

 

Muhtemelen bu tarz imtiyazlı kişiler bu cinayetlerden kolayca kurtulabilmelerini sağlayan donanımın verdiği özgüvenden dolayı, sapkın fantezilerini frenlemiyorlar. Polis teşkilatı, avukatlar ve basın da bu cinayetleri örtbas etmek için hizmetlerine koşuyor.

Ancak dizi her ne kadar birçok alanda bakış açılarının geri dönülemez şekilde değiştiği bir döneme ışık tutsa da öyküsel anlatımı biraz tutuk. Karakterler benzer dizilerdeki hemcinslerini fazlasıyla çağrıştırıyor. 

Özellikle bir sahnede Dr. Kreizler ve John’un hapishanede bir seri katil ile söyleşisi ardından katil tarafından oyuna getirilerek küçük düşürülmesi, Alienist’in bir an için de olsa Mindhunter adlı dizinin atıklarından geri dönüştürülmüş bir versiyonu olduğunu düşündürüyor. 

Ancak dizinin Budapeşte’de çekilmiş olmasına karşın özel efektlerle yarattığı New York sokak detayları ve çeşitli milletlerden insanların gündelik yaşam temsilleri o kadar başarılı ki, adeta karakterlerin rolünü çalıyor.

Aynı dönemlerde çok benzer bir konuyu işleyen ve Osmanlı İmparatorluğu'nun politik ve sosyal çalkantılarını anlatan Jenny White’ın roman üçlemesindeki Kâmil Paşa adlı adli tıp uzmanı çok daha sıra dışı bir diziye konu olabilirdi: 

Cambridge Üniversitesi'nde eğitim gören Kâmil Paşa’nın araştırdıkça ucu Osmanlı Sarayı'na kadar uzanan bir cinayeti çözmek için yeni kurulan laik bir mahkeme adına göreve başlaması, hukuk işlerinden sorumlu bir kadıyı tedirgin etmeye başlıyor. Adli tıbbın temelini oluşturan hukuk, laiklik ve bilimin birbiriyle ilişkisini her aşamada sorgulayan bu romanın dizi uyarlaması, şu günlerde The Alienist’ten çok daha zihin açıcı olabilirdi.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar