Turhan Kayaoğlu
Mar 31 2018

Baba, kız ve kutsal psikanaliz

1970 başlarında bir kız arkadaşımız vardı. ODTÜ’de okuyordu. O zamanlar psikolojiden konuşmak pek modaydı. İnsanın dişi bile ağrısa hemen psikolojik bir nedene bağlıyorduk. 

Bir gün bu kız “Bıktım yahu, yarın Hacettepe’ye gidip şu psikolojimi aldıracağım” demişti. Sonra Amerika’ya gidip doktora yaptı, önemli bir bilim kadını olup üniversitelerde dersler verdi.

Freud’un psikanalizi, geçtiğimiz yüzyılda insanın kompleks iç dünyasını tanıyabilmenin en iyi yöntemi olarak genel bir kabul gördü.

Sigmond Freud, küçük bir oğlan çocuğuyken Leipzig’den Viyana’ya giden trendeki bir yataklı vagonda uyanır. Karşısında genç, güzel ve çıplak bir kadın vardır. Kolları ve bacakları ince, karnı büyük ve yuvarlaktır. Kapkara saçları bu hamile kadının uzun burnunu örtmektedir. Annesidir.

Freud kırk yıl sonra onun cinsel fantezilerini hareketlendiren bu sahneyi olduğu gibi hatırlıyordu: “Bütün oğlan çocuklarda görüldüğü gibi doğal bir gereksinmeydi bu”.​

1873’te 17 yaşındayken Viyana Üniversitesi’nde tıp okumaya başlar. 1886’da kendi kliniğini açmadan önce ruh hastalarına tedavi veren çeşitli yerlerde çalışır.

1800 sonlarında doktorlara göre kadınlar duygularının esiriydi. Bunların çoğu aniden değişen şiddetli duygu fırtınaları yaşıyordu. Teşhis: histeri ya da histerik melankoli!

Uzmanlara göre bunun tek tedavisi vardı: orgazm. Yöntemi: masaj.
Freud’un konsültasyon odası Viyana’nın sosyete kadınlarıyla dolup taşıyordu. Ancak o histerinin böyle basit bir yöntemle tedavi edileceğine inanmıyordu. Fizik müdahalelerin yararı yoktu. Sorun, hastanın iç dünyasındaydı.

Birkaç yıl hipnozu denedikten sonra vazgeçti.

Ardından tıp bilimine büyük katkısı olacak olan psikanaliz yöntemini geliştirmeye başladı.

Terapi seanslarının yararlı sonuçlarını bir rastlantı sonucu keşfetti. Yaşlı bir meslektaşı halüsinasyonlar, kramplar ve kontrol dışı öksürüklerden şikayetçi zengin bir kadın olan Bertha Pappenheim’ı hipnozla tedavi etmeye çalışıyordu. 

Kadının durumu giderek kötüleşince adam çaresizlik içinde oturup onun söylediklerini dinlemeye başladı. Kadın iç dünyasına dalıyor ve ne bulduysa, düzene koymadan, kesintisiz anlatıyordu. Zamanla kadının şikayetleri azalmıştı.

Freud için Pappenheim örneği mucizevi bir işaret oldu. Konuşma, “içini dökme”, hastaların şikayetlerine yol açan ve bilinçaltında gizli olan her şeyi ortaya çıkarabilirdi belki.

Devrim yaratan bir düşünceydi bu. Daha önce hiç kimse insanların davranışları ile bastırılmış duyguları ve akıl sağlığı ile karar alma yetisi arasındaki bağlantıyı görmemişti.

Freud artık “metod” dediği bu tedavi biçimine, psikanalize, başlamıştı. Hipnoz döneminden geriye hastalarının üzerinde uzanıp, gevşeyip göz teması olmadan dilediği gibi konuştuğu o ünlü divanı kalmıştı.

Hastalarının ruh sağlığının cinsel dürtüye bağlı olduğunu ileri sürüyordu Freud. Daha ilk çocukluk yıllarında gelişiyordu bu dürtü.

Freud buna mitolojide kral Oidipus’un annesiyle bilmeden cinsel ilişkiye girmesine dayandırarak Oidipus kompleksi, adını verdi.

Ona göre kız çocuklarında, sevdikleri ilk insan olan anneleriyle fiziksel bir cinsel ilişki kuramayacaklarını anlayınca penis kıskançlığı ortaya çıkıyordu. Bunun sonucu olarak cinsel isteklerini babaya yöneltiyorlardı.

Freud’un psikanalizi keşfettiği 1895 yılında, altıncı ve son çocuğu olan Anna doğar. Freud bundan pek memnun değildir. Meslektaşı Wilhelm Fliess’e şöyle der: “Eğer oğlan olsaydı sana telgrafla bildirirdim. Küçük bir kız çocuğu olduğu için ancak şimdi anlatıyorum”.

Anna erken yaşlarda babasının sekreteri, hastabakıcısı ve temsilcisi rolünü üstlenir. Ona konferanslarda eşlik eder, dergilerde yayımlanan yazılarının çevirilerini yapar, çene kanseri olduğu süre içinde yanından ayrılmaz.

Bu genç kız, anaokulunda çalıştıktan ve öğretmen olduktan sonra annelere angaje olur. Bu çalışmalarıyla psikanilize büyük katkılar yapar. Çocukların gelişiminde annelerin rolüne ilişkin düşünceleri psikolojide yeni bir çığır açar.

Baba Freud’un ise kadın cinselliğine ilişkin çok tutucu bir görüşü vardı. Kadın, Yahudi geleneklerine göre her zaman erkeğin isteğine tabi olmalıydı. Kadın hastalarını tedavi ederken ana hedefi, onların karı ve ana olarak yazgılarını kabul etmelerini sağlamaktı.

Homoseksüel kavramı ilk kez 1800 sonlarında kullanılmaya başlandı. Seksologlar ve bilim adamları homoseksüellerin üçüncü bir cinsiyetleri olduğunu söylüyordu. Bunun belirtisi erkeksi kadınlar ile kadınsı erkeklerin varlığıydı. Homoseksüellik bir hastalıktı.

1900’lerin ilk on yılları kadın özgürlüğü için önemli bir dönemdi. “Yeni kadın” (modern, pantolon giyen androjen kadın) seçme hakkı, yüksek eğitim hakkı ve ekonomik bağımsızlık için mücadele etmekteydi.

Bu bir “erkeksi” tavırdı ve feministlere homoseksüel gözüyle bakmaya başlanmıştı. Kadınlar arası cinsel ilişki yasaktı. Zaten dönemin sosyal koşullarında böyle bir ilişkinin kurulup sürdürülmesi düşünülemezdi. Fallos yoksa erotizm de yoktu!

Freud, homoseksüellik konusunda kadın ve erkeğe farklı bakıyordu. Erkekler arasındaki cinsel çekimi, insan psikolojisinin anlaşılır ve kaçınılmaz bir parçası olarak görüyordu.

Kadınlar arasındaki lezbiyen ilişkiyi ise anormal buluyordu. Çünkü lezbiyenlik erkeğin dünyadaki lider rolünü kaybetmesine yol açacaktı.

1920’de ailesi tarafından kendisine getirilen lezbiyen bir genç kızı doğru yola getirmesi istenmişti. Freud kızın önceden yaşadığı bir travmatik düş kırıklığını keşfeder. Annesinin geç yaşta çocuk doğurmasını çekememiş, babasının sevgili kızı olarak kalmak istemişti. 

Bunun sonucu olarak çocuk yapma ve bir erkeğin sevgisini kazanma özlemini yitirmişti. Böylece erkek rolünü üstlenen kız anneyi yeniden sevginin objesi olarak görür. Freud bu kızın homoseksüelliğinin gerçekte babaya karşı duyduğu intikam duygusuna dayandığını açıklar.

Ona göre kadınlardaki erkeklik kompleksi, feminist bağnazlıkla lezbiyenliği birleştiren bir role sahipti, tedavisi gereken bir hastalıktı.

Avrupalı feministler Freud’un kadınlara “hasta” teşhisi koyması karşısında pek hiddetlendiler ve onu kadınlar üzerindeki yüzlerce yıldır var olan baskıyı meşrulaştırmakla suçladılar.

O yıllarda Freud’un başına beklenmedik bir şey gelir. Kızı Anna’nın lezbiyen olduğunu öğrenir. Müdahale etmesi gerektiğini düşünür. Anna o ünlü divana uzanıp babasına saatlerce erotik fantezilerini anlatır. (Bu seanslar daha sonra Freud’un tezlerine malzeme olacaktı ve Anna da babasının el yazmalarını temize çekecekti)

Ancak Freud’un çabaları nafiledir. Kızını lezbiyenlikten “kurtaramaz”.

Derken 1925 yılında Amerika’dan Dorothy Burlingham adlı bir kadın çıkagelir. Yanında dört çocuğu vardır. Bu kadın, hayranlık beslediği annesini 12 yaşındayken kaybetmiştir. Artık babasıyla ilişkisi kalmamış, manodespressif teşhisi konulan cerrah kocasından dört yıl önce boşanmıştır. 

Bunu izleyen yıllarda çocukları sağlıksız bir psikolojik vakum içine girer. Dorothy, Avrupa’da gelişmekte olan psikanalizden habardardır. Çocuklarını kurtarmak için New York’u terk edip Viyana’ya gelir.

Bir, iki yıl sonra Freud’un kliniğindedir. Orada Anna ile karşılaşıp yakın dost olurlar. Anna çocukların psikolojik tedavilerini üstlenir. Çok geçmeden Dorothy çocuklarıyla birlikte Freud’ların oturduğu apartmana taşınır. 

İki kadının yatak odaları arasında telefon bağlantısı kurulur. Aralarındaki yakınlık aşk ilişkisine dönüşmüştür. İki kadın Viyana yakınlarında bir kır evi satın alırlar.

Baba Freud Dorothy’i dıştalamaz, onu bir aile ferdi olarak kabullenir. Dorothy de psikanaliz eğitimi alarak Anna gibi çocuk psikanalizcisi olur ve Freud’ların çalışmalarına katılır.

Anna 1934 yılında en önemli kitabı olan “Ego ve Savunma Mekanizmaları” nı yayımlar. Burada literatüre geçecek olan “ego” ve “süper ego” kavramlarını geliştirir.

Anna çocuk psikanalizcisi olarak ünlenirken Nazizmin yükselişi de başlamıştır. 1937’de babaları işsiz kalan ve anneleri temizlikçi olarak çalışan Yahudi çocukları için bir çocuk yuvası açar.

12 mayıs 1938’de Hitler Viyana’yı işgal eder. Çocuk yuvası kapatılır ve Anna sorguya çekilir. Cebinde gerektiğinde intihar etmek için uyku hapları vardır. Bu olaydan sonra baba Freud Viyana’yı terk etme kararı verir.

Napoleon’un soyundan gelen ve Freud’un eski hastalarından olan prenses Marie Bonaparte’ın gayretleriyle Naziler Freud’un bütün aile fertleriyle birlikte Viyana’dan ayrılmasına izin verirler.

Önce Paris’e, oradan da Londra’ya geçerler. Yanlarında o ünlü divan da vardır. Freud Londra’da bir klinik açar ama kısa bir süre sonra 23 eylül 1939’da katlanılamaz hale gelen ağrılarına son vermek için yüksek dozda morfin alıp hayatına son verir.

Freud’un dört kız kardeşi de Nazilerin toplama kamplarında can verir.

Anna, savaştan zarar gören yoksul çocuklar için Hampstead ve Essex’de birer çocuk yuvası açar. Savaşın çocukları ne kadar da çabuk etkileyip biçimlendirdiğini gözlemler. 

Sığınaklara yalnız sığınan çocuklarla, anneleriyle birlikte olan çocukların yukarıda patırdayan bomba seslerine tepkilerindeki farkı görür. 

Bomba seslerinden çok annelerin tutumu çocukların tepkilerinde tayin edici olmaktaydı. Annelerinde ayrılan çocukların duyduğu acı ve kederin gözlemlenmesi daha sonra psikanaliz açısından devrimci bir gelişme olacaktı.

Anna savaşın bitiminde anne ve babaları Theresienstadt toplama kampında ölen çocukların ruhsal tedavisinde de öncülük etti.

Dorothy 1979’da öldüğünde cenaze töreninde Mahler’in Toprağın Şarkısı yapıtı çalındı. 

Mahler hem Dorothy’nin babası Luis Tiffany hem de Anna’nın babası Sigmund’u tanıyordu. Hatta ölümünden kısa bir süre önce, 1910 yazında Freud’un divanına o da uzanmıştı.

Anna 1981’de beyin kanaması geçirdi. Bir yıl sonra ölmeden önce tekerlekli sandalyesinde otururken üzerinde hep babasının robdöşambrı vardı. Onun cenazesinde de Mahler’in Toprağın Şarkısı çalındı.

Psikanaliz zamanla hukuk, pedagoji, politika ve sanat gibi birçok toplumsal alanda derin etkiler ve izler yarattı. Bu gelişmenin arkasında büyük ölçüde, “çocuk psikanalizi”nin öncüsü Anna Freud da olacaktı.

Psikanalizin babası Freud, ardında çok tartışmalı teoriler bıraktı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra göklere çıkarılan bu ”gerçeğin” teorileri, şimdilerde terk edilmiş durumda. Bugün artık insan psikolojisinin gizemini çözümleyebilmek için beyin ve biyoloji araştırmaları ön planda.

O ODTÜ’lü kız arkadaşımızın psikolojisi şimdilerde nasıldır, merak ediyorum doğrusu. Ama ne olursa olsun, bazen kararan zaman zaman da çiçeklenip şenlenen ruhlarımızla iyi kötü yaşayıp gidiyoruz işte! 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar