Başkalarının merhameti

Deleuze ve Guattari’nin yersiz yurtsuzlaşma kavramından söze girip “Misafir” hakkında yazacaktım ki kendime geldim: Gözümüzün önünde bütün şiddetiyle süregiden bir savaş ve her gün bu savaşa kurban verilen insanlar varken sen neden bahsediyorsun?

Kavimler göçünden bu yana insanlık yersiz yurtsuzlaşmanın ne olduğunu sayısız kere deneyimledi. Köklerinin bulunduğu topraklar üzerinde düşman ilan edilip oradan sürülmenin, canını zor kurtarmanın, çaresiz bir sığınak bulmanın, sığındığı yerde başkalarının merhametine kalmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyor musun?
 Andaç Haznedaroğlu’nun filmde yaptığı da buna benzer bir kendine gelme ve tanık olduğu gerçekliği yansıtan, yaşanmış olaylardan ve gerçek kişilerden esinlenilmiş yalın bir öykü anlatma hali.

Misafir, hümanist bir yaklaşıma sahip ama felsefi cümleler kurmuyor; toplumsal eleştiriyi eksik etmiyor, misafirlere karşı duyarlık yaratma misyonu üstleniyor, ama militan bir politik tavır almıyor; duygu sömürüsü yapmadan yüreklerimize dokunuyor.

Konjonktürel bir film yapmayı değil dert edindiği bir trajediyi dile getirmeyi tercih etmiş, belli ki. Çok da özenli bir yapım olmuş, görüntü yönetiminden başlayarak teknik açıdan gayet iyi kotarılmış.
Film, adını Suriye’deki savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan ama mülteci statüsü bulunmayan misafirlerden alıyor. Türkiye’de ve dünyada bu konuyu farklı açılardan ele alan birkaç uzun metrajlı kurmaca ve çok sayıda belgesel yapıldı. Alan Kurdi’nin cansız bedeninin kıyıya vurduğu yere uzanıp poz veren ünlü sanatçı Ai Wei Wei, İnsan Seli / Human Flow’un (2017) önemli bir bölümünü Türkiye’de çekti.

İçinden IŞİD’in türetildiği Suriye’deki çok taraflı savaşı konu alan projelerin yapımı devam ediyor. Ama bu karanlık savaşın kendisi öyle iyi hazırlanmış bir proje ki onu sona erdirmeye kimsenin gücü yetmiyor. Türkiye’nin kendi yükü çok ağırken hem Suriyeliler hem de geçmişte Afganlılar misali birçok sığınmacı konusunda bir devlet olarak üstüne düşeni Batılı zengin devletlere kıyasla çok daha iyi yaptığını savunurum.

Gördüğüm tek kamp gayet bakımlı, ama kampta ne kadar yaşanır ki? Ne kadar mahremiyet sağlanır, ne kadar özgür olunur ki? Nitekim filmin kahramanı Meryem’e “kampa git yemek var yemek” diye takılanları izlediğimiz sahne, insan hayatının barınmak ve karın doyurmaktan öte bir anlamı olduğunun altını çiziyor.
Misafir’in bir misyonu ve bir işlevi var. Geçen yıl ödüller kazandığı Antalya ve Boğaziçi film festivallerinden sonra gösterime girse daha iyiydi ama hiçbir şey kolay değil, elbet. Hele hele Türkiye’nin pek de ‘misafirperver’ olmadığını gösteren bir filmin işi daha da zor…

Bedenleri ve emekleri sömürülen, taciz edilen, horgörülen, varlıkları Türkiye’nin ‘aydın’ kesiminde bile ‘rahatsızlık’ yaratan misafirlerin çektiği sefalete odaklanıyor.
Film, Halep’in terk edilmiş bir evinde, sahiplerinden kalan eşyaları karıştırıp eğlenen bir grup çocuğun kurduğu hayalleri anlatmakla başlıyor. Antika eşyalar, süslü giysiler, incik boncukla dolu ev çocuklar için devasa bir define sandığı adeta. Bir tarafı delinmiş dünya küresini çevirip parmaklarının denk geldiği yere gitme hayali kuruyorlar, nasıl gidebileceklerini kestiremeseler de…
Biri 10, diğeri 13 yaşında görünen iki kızçocuğu buldukları makyaj malzemelerini kullanıp evlilik hayalleri kuruyor. Hep bir arada kalmayı planlayarak… Bir de televizyona sahip olmanın çizgi film izleyebilmek için! 13 yaşındaki Hacer’in (Sam Nouman) bulduğu gelinliği giyip çocukların ona düzenlediği temsili düğünün çok geçmeden şaka olmaktan çıkabileceği akıllarından geçmiyor…
İki çocuk, evleri bombalanınca kendilerini Türkiye sınırında buluyor. Eve dönerken şakalaştıkları, “evde kaldın” diye kızdırdıkları, mahallenin kuaförü Meryem (Saba Mubarak) 10 yaşındaki Lena’yı (Rawan Skeif) ve bir yaşını doldurmamış kardeşini yanına alıp, 13 yaşındaki Hacer’in ailesinin yanında Türkiye’ye doğru yola çıkıyor.
Yıkıntıların altındaki cesetlerine ulaşılamadığı için ailesinin ölümünü kabullenemeyen Lina ile çocukların ona ayak bağı olacağını söyleyenlere kulak tıkayan Meryem, zaman zaman birbirlerini yıpratarak can yoldaşlığı yapıyorlar. Sınırda tecavüzden zor kurtulan Meryem bütün parasını kaybediyor. Lena’nın Almanya’daki amcası ve onlara ulaşabildiği telefonundan başka hiçbir şey kalmıyor ellerinde…
Hacer’in babası Ahmed (Homam Hout) liderliğini yaptığı grubu İstanbul’da, kapısı ve penceresi aynı olan, yarı zemin bir dairedeki hemşerilerinin yanına ulaştırıyor. Yerde yatarak, atölyelerde çalışarak, kaşıkla verilip sapıyla çıkarılan yardımlar görerek hayata tutunmaya çalışıyorlar. Bir yandan da büyüyor Lena ile Hacer, dilini anlamadıkları, davranış kodlarını çözemedikleri bir toplumda gezmek, arkadaş edinmek istiyorlar.

Ahmed, Hacer’i oğullarıyla evlendirmek isteyen bir aileye alenen satıyor, Bodrum’a gitmek için. Film, finale kadar doğrudan dile getirmese de Bodrum demek Yunanistan’dan AB’ye girmek demek.

Kirayı ödeyemeyen grup parkta, banklar ve kartonlar üzerinde, yağmur altında ‘misafir edilmeye’ başlıyor. Meryem, Lena ve bebek kelimenin tam anlamıyla aç ve açıkta, başkalarının merhametine kalıyorlar…
Misafir bu dönüm noktasının ardından yeni karakterler ve yan öykülerle gelişiyor. Özellikle bir tanesinin izleyiciye cazip gelecek bir ‘süsleme’ olmasının, filme masalsı bir tatlılık katmasının gerekliliği ya da filmin geneline uyumu tartışmalı. Ancak Misafir, izleyici memnuniyetine odaklı, crowdpleaser dediğimiz filmlerden değil. Meryem ve Lena’nın öyküsünü sonlandırıyor ama gözyaşları içinde mutlu sona ulaştırıp, izleyiciyi rahatlatmıyor, aksine, yüreği ağzında bırakıyor…

* Zorlu Center’da alışveriş yapan zengin Araplar, “Biz Suriyeli değiliz alışveriş yapıp ülkemize döneceğiz”

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar