Bir klinik olarak sinema fikri

İnsanların daha çekici olmak için bedenlerine sürekli müdahalede bulunduğu ve bulunmaya teşvik edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Genel geçer bir mükemmellik ve güzellik anlayışı yüzyıllardır bir baskı unsuru. İnsan her daim mükemmelliğe ve güzelliğe tapmıştır.

Başta Elen ve Roma sanatları olmak üzere sanatçıların ideal beden merakı muhteşem heykellerle kendini gösterir. Mitolojik savaşçıların bedenlerindeki her bir kas, tanrıça heykellerinin yuvarlak hatları bugün müzelerde sergilenmiyor mu?

Doğuştan gelen basit özellikler, örneğin altı ayak parmağı ya da albinizm, bu çağda bile insanların şeytan, cadı, uğursuz, vs. sayılmalarına neden olabiliyor. Bilim ilerledikçe bedenlerinde çeşitli deformasyonlara ve hareket kısıtlamalarına yol açan hastalıklara sahip olanlar engelsiz yaşama olanaklarına kavuşuyor.

Onlara hareket ve iletişim serbestisi tanıyan yeni araçlar ve aletler yapılıyor, geliştirilen tedavilerle hastalıkları kontrol altında  tutulabiliyor. Öte yandan gözünün altında iki torbaya tahammül edemeyenler türedi!

Kimseye bedeniyle barışık olma hakkı tanımıyoruz. En başta kilolarımız geliyor. Sağlık için diyet ve sağlık için spor yapıyoruz yalanına da bayılıyoruz. Zayıf ve fit olmak en büyük ideali günümüz şehirlisinin. Herkesin her daim kilo vermesi lazım.

Herkesin her daim güzel ve bakımlı görünmesi lazım. Herkesin saçı başı ve kılık kıyafeti modaya uygun olmalı. Yoksa çekici gelmez kimseye! Ne acı ki bugünün dünyasında eğitimli, mevki sahibi, politik aktivist ve entelektüel kişiler bu tüketim toplumu, moda dergisi modeli, yüzeysel güzellik anlayışının bayraktarı.

Ve bütün bunların hepsi aslında en derin içgüdümüzün dışavurumu değil mi? Cinsel cazibeyi her şeyin üstünde tutmak, sürekli arzulanır ve arzulayan olma çabası değil mi? Dile getirmesek bile farklı olana yaklaşımlarımız da farklı değil mi? Görünüşlerinin ötesine geçemememiz kişiliklerimizdeki zafiyetten başka nedir, çoook cahil bir kesimden gelmiyorsak…

Binlerce yıl sonra genç bir kadının sanat tarihinin tersine gitmesi heyecan verici bir hareket olurdu. 2018 Berlin Film Festivali’nde Altın Aya kazanan Dokunma Bana / Touch Me Not’un yönetmeni Adina Pintilie’ye böyle bir işlev yükleyecek değilim.

Ama bir kadının geçirdiği cinsel travma yüzünden kendisine dokunulmasına tahammül edememesini konu alan, film içinde belgesel niteliği taşıyan filminin fallosantrik olması, insan cinselliğini bir fallus fonksiyonuna indirgemesi de çok büyük bir düş kırıklığı yaratıyor.

Dokunma Bana, çeşitli formlarda fallus sergilemesi, mastürbasyon ve ereksiyon da göstermesi nedeniyle çok kısıtlı bir gösterim şansına sahip. Ancak yılın en büyük ödüllerinden birini kazanmış bir film, izleyicinin etraflıca bilgi sahibi olmasında yarar var.

Kaldı ki bile isteye sansasyon yaratan bir film Dokunma Bana, tam da bu geniş kitleye ulaşamama, televizyonlarda gösterilememe özelliğiyle öne çıkmayı tercih etmiş.

Bunu da bir tabu kırmak ya da bir diskur geliştirmek uğruna yapmamış. Aksine gayet gelenekçi bir yaklaşımla cinselliği penisle barışık olmakla, penisin işlevini yerine getirmesi ve uygun boyutta olmasıyla özdeşleştiriyor.

Dokunma, mahremine alma, yakınlık kurma sorunlarını ele alırken yola çıkış ve varış noktası bu mu olmalıydı diyor insan. Heteroseksist olmayı geçtim, basbayağı fallosantrik bir film. Bu film özelinde, eleştirel yaklaşımla öyle olması anlaşılır, aslında çünkü özünde bir erkek şiddeti vakası yatıyor.

Tuhaf biçimde başka her şeyi açıkça dile getiren film, kahramanı Laura Benson’ın babası tarafından bir şekilde taciz edildiğini sadece ima ediyor. Bir hastane odasında kıpırtısız yatmakta olan babaya yönelik olumsuz duygularını sürekli yineliyor Dokunma Bana.

Film içinde belgeselde, yönetmenin ta kendisi Laura’nın ta kendisi hakkında bir deneysel video hazırlıyor. Laura’yı, sırayla gelen seks terapistlerini ve terapi gören bazı kişileri en mahrem hallerinde ve çırılçıplak görebilirken yönetmen, monitörden endişeli bir yüz olarak beliriyor fimin bir parçası olan konuşmalarında.

Filmin naratif yapısı gerçekten çok sağlam, kurmaca ve gerçeklikle oynayan başka filmlerden ayrılan, takdire değer bir buluş. Ama içerik, biçimdeki yenilikçiliğin yanında fazlasıyla tutucu kalıyor. Nuh’un gemisine her cinsten hayvan alması gibi her biçimde bedenden erkeğin cinsel hayatına odaklanıyor. Laura’nın sorunu bu şekilde çözülmez ama film sansasyonel bir işe dönüşüyor…

Laura, çekici erkek klişesi diyebileceğimiz yakışıklı, kaslı, dövmeli jigolonun duş alıp mastürbasyon yapmasını izlemekle başlıyor terapiye. Transbirey terapist Hanna Hoffman’ın bile penisi var ve Laura’ya bir tür striptiz yaparak onu gösteriyor. Seks işçisi Seani Love, Laura’ya sarılacak kadar ileri gidebiliyor…

Filmin asıl iç kıyıcı bölümü, bir klinikteki tedavi. Burada spinal müsküler atrofisi (SMA) hastası Christian Bayerlein ve Noi Albinoi filminin yıldızı, alopesi hastası Tomas Lemarquis’in tedavisine odaklanıyor. Christian ve karısı Grit’in normal boyda ve işlevde olduğunu gözümüzle gördüğümüz penisi sayesinde gayet canlı bir cinsel hayatı var. Lemarquis, halk arasında saçkıran olarak bilinen alopesi nedeniyle vücudundaki bütün tüyleri kaybetmiş ve bu yüzden ilişki kuramıyor…

Film, doktorun eşleştirdiği bu iki kişinin dokunma terapisine Laura’nın ilgisini takip ediyor. Filmin en duygusal sahnesi de beklenmedik biçimde bu klinikten çıkıyor. Tomas ile Christian’ın göz göze bakışmasından… Film, böyle nadir anlarından yakaladığı duyguları da sansasyona kurban ediyor: Hiç inandırıcılığı olmayan bir mekanda çekilmiş Kubrick özentisi bir orji sahnesi var, mesela…

Filmin bir klinik dolusu çeşitli engellere sahip insanı sergileyerek “Onların da seks hayatı var” cümlesini kurması etik açıdan tartışmalı. Sadece mükemmel vücutlu oyuncuların, stilize sevişme sahnelerine yer veren sinema sanatında güzellik kavramına takılı kalmadığı için bu sahnelere yer verse yine etik olmaz, ama iyi niyetli olurdu.

Oysa derdi Laura’ya ve izleyiciye “Bak kimler sevişiyor” demesi… Bir de film farklı cinsel yönelimleri görmezlikten geliyor, Hanna’nın bile erkek tarafını gösteriyor bize. BDSM (bağlama) bile deneyen film bir tek romantik aşkı denemiyor!

Filmdeki kişiliklerin duyguları hakkında hiçbir şey söylenmiyor aslında. Onlar hakkında cinselliğin ötesinde pek bir şey öğrenmiyoruz. Laura’nın neden seks işçilerinin, tanımadığı insanların ona dokunması terapisi yerine duygusal bağ kurma, aşık olup olamama gibi meselelere odaklanmıyor. Duygusal altyapısını kurmadan dokunma duyusu üzerinde duruyor.

Bir de “para mühim değil” yaklaşımı var filmde, Laura’nın yerine onun kökeninden, kültüründen, sınıfından ve konumundan olmayan birini koyunca bu ‘deney’ çöküverir. Gelişmiş ülke, üst orta sınıf ‘sorunu’ ve terapisi Lauranınki, evrensel değil.

Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt adlı filmindeki Elmas karakterini hatırlayalım. Ailesi tarafından alenen satılan o çocuğun o kocaya kendini dokundurtmama, o kayınvalidenin bakımını yapmama seçeneği mi vardı? Tereddüt, Elmas’ın kocasıyla yatağa girme zorunluluğundan nasıl fiziksel ve ruhsal acı çektiğini öyle iyi anlatır ki izlerken koltuğunda büzülmeyen kadın izleyici var mıdır bilmiyorum…

Oysa Laura’nın evi ve klinik bir hijyeni vurgusuna sahip. Dokunma Bana beyaz rengi ve temsil ettiği sterilliği kullanmada çok başarılı. Sanki filmin tamamı bir klinikte geçiyor, orji klübünün sakilliği hariç, İzlerken adeta dezenfektan kokusu geliyor insanın burnuna…

Galiba filmi duygusuz bulmamdaki bir neden bu: Cinsellik ve mahremiyeti incelemede bir klinik olarak sinema fikri. Bütün bu mükemmellik ve güzellik kültünün “dokun bana” çağrısının bilincinde olmasına rağmen kurduğu dünyayla “dokunma bana” diyen bir film olması.

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.