Çin Manzaraları

Yönetmen Lulu Wang’in kendi hayatına dayanarak kaleme aldığı bir hikayeyi perdeye taşıyan filmi Elveda (Farewell), sürpriz bir gişe başarısına ulaştığı Amerika’da gönülleri çaldı ve ödül sezonunun favorilerinden olmayı başaramasa da herkesin hakkı yenenler listesinde sağlam bir yeri garantiledi. Çok zaman kazanılmış ödüllerden daha iyidir böylesi… 

Açıkça Wang’in alter-egosu olan Billi’nin (Awkwafina) anne babasının memleketi Çin’e yaptığı yolculuğu konu alan film, adından da anlaşılacağı üzere bir veda hikayesi. Kısa New York sahnelerinde Billi ile telefonla konuşurken tanıdığımız büyükanne Nai Nai’ya (Zhao Shuzhen) ileri derecede akciğer kanseri tanısı konduğunda farklı ülkelerde yaşayan aile bireyleri onunla vedalaşsın diye son kez toplanmak istiyorlar ancak Çin’de çok yaygın olduğunu öğrendiğimiz üzere hayatının son günlerinde hastayı mutsuz etmenin doğru olmadığına inandıklarından kanser olduğu ve bunun bir veda buluşması olduğunu yaşlı kadından gizliyorlar. Onun yerine genç bir torunu üç aylık kız arkadaşıyla apar topar evlendirip bu toplaşmanın gerekçesi olarak bu düğünü ortaya atıyorlar. Billi’den de duygularını gizleyemediği gerekçesiyle Amerika’da kalmasını rica ediyorlar. 

Elbette ailenin kirasını ödeyemeyen sanatçısı olan Billi onları dinlemeyerek, Çin’de geçen çocukluğundaki o mutlu günlerden sonra zaten yeterince göremediği sevgili büyükannesinin yanına koşacak ve dahası, ailedeki Amerikalı olarak bütün aileyi bu saçma sapan yalandan vazgeçirmeye çalışacak. Çünkü bir batılı gibi bireylere ve büyükannesinin hayatla vedalaşma şansı olması gerektiğine inanıyor… Bu arada yola çıkmaya karar vermeden hemen önce Guggenheim bursundan gelen ret mektubunu da atlamamak gerek. Bazen iki dünya arasında kalmışlığı Billi’nin içinde bulunduğu çıkışsızlık için iyi bir simge görevini görüyor, bazen de bu çıkışsızlık iki dünya arasında olmanın metaforuna dönüşüyor ve Awkwafina bu ruh hallerini minimal bir oyunculukla aktarmayı genelde başarıyor.

Hikayenin bel kemiği Billi zira, onun Batılılaşmış gözünden Çin’i ve Çinlilerin garip hallerini izliyoruz. Görüntü yönetmeni Anna Franquesa Solano’nun biraz Kore-eda’dan etkilenerek kurduğunu söylediği dünya, birbirini takip eden homojen şehir manzaralarından oluşuyor. Basit ve derme çatma ile Çin malı bir gösteriş tuhaf bir diyaloğa giriyor. Filmi sürükleyen şey olaylar olmadığı gibi karakterler de değil, bunun yerine topografyanın kendisi. Bu anlamda da yönetmenliğin filmin meramı ile uyum içinde olduğunu söylemek gerek. 

Söz konusu bu meram şöyle bir şey: Batıda bireyler vardır, doğuda ise insan toplulukları. Öncelikle aileler. 

Bunu biliyoruz çünkü filmin ortalarında bir yerde, Billi’nin amcası bu açıklıkta dillendiriyor. Küçük ipuçlarıyla ya da estetik seçimlerle zaten ifade edilmiş olan her şeyin mutlaka bir de açık seçik söylenmesi gereken bir film Elveda. Yazık ki Lulu Wang belki izleyicisine belki de kendisine bir türlü güvenemiyor ve habire her şeyin altını çiziyor. Oysa sinemanın ilk kuralıdır: Söyleme, göster.

Çin’de kurduğu topografya üzerinde başarıyla gösterdiği şeyler var, bunlar bize modern Çin toplumu üzerine ipuçları veren iyi gözlemler. Kamera sokaklarda, ailenin kaldığı otelde, masaj salonlarında gezdiğinde doğunun kapitalizmi üzerine fikir sahibi oluyoruz kuşkusuz. Bunlar filmin asıl çıkış noktası gibi görünen Billi’nin yabancı gözüyle doğuya bir yolculuk fikrinin gayet yerinde olduğunu hissettiriyor ancak her şey, karakterler, olaylar ve en önemlisi çatışmalar filmin fazla uysal dünyasında (ve güzelliğiyle habire rol çalan müziğinin gürültüsünde) eriyip kayboluyor.

Ne geride bıraktığı batıya ne vardığı doğuya kıyabilen bir film Elveda. Herkes iyi, herkes uysal, herkes pastel. Duygularla ilgili bir sorun var. Yani hem onları gizlemeye çalışanların hikayesini anlatıyor gibi yapıyor, hem o duyguları (bazen abartılı tepkilerle) açık açık gösteriyor hem de nasıl oluyorsa yine de aktarmayı başaramıyor. Galiba esas sorun bu pastelliğin ve uysallığın, ve de kurulan topografyanın orta sınıf koordinatlarına dayanıyor. Sonuç düpedüz korkak bir film.

Filmin ilk yarısı bir dünyayı kurmakta olduğundan daha az göze batan bu sorun mizahla duygusallık arasında garip bir yerde hiç yükselemeyen ve iki kanadın da hakkını veremeyen sönük finalde iyice göze batıyor. Wang’ın bu kadar çok konuşan senaryosunun aslında iki toplum üzerine de edecek önemli bir sözü olmadığı iyice yüzümüze çarpıyor. 

Bütün bunlar filmin edindiği azımsanmayacak hayran kitlesiyle çelişen şeyler değil. Tam da bu yüzden kimse rahatsız olmuyor, herkes kendinden bir şeyler buluyor, herkes kendini biraz sosyoloji yapmış gibi hissediyor. 

Wang’in parlak bir kariyerin başında olduğunu söyleyebiliriz, yönetmenliğine de diyecek bir şey yok. Ancak senaristliğinin bu kanaldan devam edeceğini öngörürsek, çığır açıcı, parlak bir zihinle değil ortalamanın sevdiği işlerin yeni ve hip sinemacısıyla tanışmış olduk, memnun olup olmadığımıza kendimiz karar vereceğiz.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar