Evrim Kaya
Tem 12 2019

Colette Colette olurken

Haftanın vizyonunda eğlenceli olduğu kadar parlak bir kostüm drama öne çıkıyor. Colette, adından da anlaşıldığı üzere Fransız yazar Sidonie-Gabrielle Colette’in hayatını konu alan biyografik bir film.

Biyografik filmlerin bir alt türü olarak ünlülerin çok ünlü olmadan önceki dönemlerini anlatan filmlerden söz edilebilir. Colette de böyle bir film.

Yazdıkları kadar yaşamıyla da Fransız edebiyatına damgasını vuran yazarı, Burgundy yakınlarında küçük bir köydeki genç kızlık yıllarından başlayarak, ilk kocasının gölgesinden sıyrılıp bir yazar olarak kendine yer açmaya başladığı ilk zamanlara kadar takip ediyor. Kurgusundan anlatımına, kostümünden dekoruna, ışık ve görüntüye ilk bakışta klasik denebilecek bir film.

Onu geleneksel köstüm dramalarından ayıran şeyler bizzat Colette’in klişe bir tabirle çağının ötesinde olarak nitelendirilebilecek kişiliğinde saklı. Yoksa filmin prömiyerine ev sahipliği yapan Sundance korseli kostüm dramalar denince kuşkusuz ilk akla gelen adres değil...

Tarihi filmlerdeki rolleriyle hatırı sayılır bir kariyer yapmış olan Keira Knightley’nin abartısız bir enerjiyle canlandırdığı Colette, bugünden bakınca bir kuir ikon olarak nitelendirilebilir.

Film onun taşralı bir genç kızdan Paris’e kafa tutacak cesaret ve cürete sahip bir kadına dönüşümünü, döneme damgasını vuran dekadans ve skandalları hoş bir sadelikle anlatıyor. Sonuç anakronik değil ama modern.

Filmin neredeyse başrol kadar alan açtığı diğer karakter, Colette’in ilk kocası ve onu edebiyatla tanıştıran adam olan Henry Gauthier-Villars, nam-ı diğer Willy ile Colette’in ilişkileri hikâyenin çerçevesinin oluşmasında epey belirleyici. Bu karmaşık ilişkinin işleniş biçimi de filme belli bir zekâ, kıvraklık ve sürükleyici bir gerilim kazandırırken, yönetmen her şeyi dengede tutmayı başarıyor.

Pekâlâ, daha çok mizah, daha çok erotizm ve daha çok melodramla işlenebilecek sahneleri yavanlaştırmadan sadeleştiriyor. Willy’i çağdışı bir zorba ya da bir kötü adam gibi resmetmekten kaçınıyor ama ikilinin ilişkisine yön veren, dönemin ve ait oldukları sınıfların sosyal kodlarının da desteklediği eşitsizlik ve istismarı göz ardı etmiyor, burada da olası bir anakronizmden kaçınmaya özen gösteriyor.

Dominic West’in belli ki epey kafa yorarak canlandırdığı Willy’yi sevmek de ondan nefret etmek de güç. Kırılganlığına karşın korkunç çıkarcılığı ve ikiyüzlülüğüyle ve fiziksel duruşunu belirleyen, temelini muhakkak ki erkek olmanın verdiği özgüvenden alan kabalığıyla bu karakteri aklamadan itici olmaktan kurtarmak kolay şey değil ve filmin bunu başarmış olması büyük şans. Zira film bunu yapamasa Colette gibi zeki ve karmaşık bir kadının hayatına yön veren aşkı anlatmayı da başaramazmış.

Yönetmen ikilinin fiziksel ilişkilerinden çok sözlü iletişimlerine alan açarak hem onları tanımamızı hem de (biri yetenekli diğeri yeteneksiz) iki edebiyatçının ilişkisini anlamamızı sağlıyor. Ancak film ikilinin arasındaki erotik bağa olan ilgisini kaybettiğinde dahi -tespit etmesi kolay tanımlaması güç- kimya denen o şey kendini hissettiriyor. Burada da yine West ile Knightley’nin hakkını teslim etmek gerek.

Aynı şeyi karı kocanın yan karakterlerle olan ilişkileri için söylemek mümkün değil. Özellikle Colette’in hayatında önemli bir yer tutan trans sevgilisi Mathilde “Missy” de Morny ile olan ilişkisinde seyirciyi yabancılaştıran bir kimya sorunu var. Bir taraftan da film açtığı kimi yan yollara olan ilgisini biraz hızlı kaybediyor gibi. Bunun bir kusur olup olmadığına karar vermek güç zira bu durum bir şekilde hep başına buyruk kalmayı başarmış karakterinin ruhuna uygun bir hafifliği beraberinde getiriyor.

Bir sevgiliden diğerine, bir kariyerden ötekine,  şehirden şehre ve skandaldan skandala arkasına bakmadan koşan ve kendini dönemin ikiyüzlü ahlakından bu beceri sayesinde korumayı başaran bir kadının ruhuna uygun şekilde, uyanık ama hafif, kendinden emin ama rahat bir dili var filmin. Özenli ama çok da fetişleştirme derdinde olmayan iyi bir dönem ve akılda kalacak bir Belle Époque filmi... Yazar biyografisi yapmanın getirdiği kısıtlamalardan yapay bir telaşa kapılmadan sıyrılmayı başaran Colette’in hoş bir hafifliği ve adeta sevgi dolu bir kalbi var.

Filmin özellikle başarıyla yansıtmayı başardığı iki şeyin altı çizilebilir: İlkin heteroseksüel olmayan, bugünden bakınca kuir olarak nitelendirilebilecek ilişki biçimlerini yüz yıl öncenin dekorunda bile doğallıkla, belli bir sıradanlık içinde, egzotikleştirmeden anlattığını söylemek mümkün. İkinci önemli başarısı birlikte üreten bir çiftin ilişkilerinin dinamiklerini içeriden olduğu hissedilen bir gözle, abartısız ve canlı bir şekilde takip edebiliyor oluşu.

Bu iki meziyet filmin hikâyesine dair ipuçları olarak okunabilir. Yönetmen koltuğunda yalnızca Wash Westmoreland’i görüyor olsak da, Colette yönetmenin 2015 yılında ölen kocası Richard Glatzer’la 17 sene önce başladıkları bir çalışmanın ürünü. İkili son üç filmlerini birlikte yönetmişti. Fransızca bilen, Fransız edebiyatına ve Colette’e olan merakıyla da bilinen Glatzer’in yazdığı senaryo kocasına ölmeden önce bırakılmış bir son miras olarak görülebilir.

Bir önceki filmleri Still Alice (2014) ikilinin nüanslı kadın karakterler yaratmadaki başarısını ortaya koyarken belki de Glatzer’ın hastalığının ilham verdiği bir ağırlığı hissettiriyordu. Colette ise, özellikle son dönemde benzer konuyu işleyen biyografik ya da kurmaca filmlerle kıyaslandığında sahip olduğu tatlı hafiflikle öne çıkıyor.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.