alin taşçıyan
Kas 11 2017

Dört dörtlük olmayan bir kare

Ruben Östlünd’un bu yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan filmi, kışkırtıcı bir çağdaş Batı uygarlığı taşlaması.

“Bir güven ve şefkat mabedi, içinde hepimiz eşit hakları ve sorumlulukları paylaşırız.” (*) Bir çağdaş sanat müzesinin bahçesine, kare şeklinde bir enstalasyon yapılıp böyle bir yer olduğu hayal edilebilir, elbette. Ama onu yaratan sanatçının ütopyası daha büyük bir ölçekte, örneğin o seçkin müzenin bulunduğu Kuzeybatı Avrupa başkentinin meydanında bile yoktur!

Ruben Östlund’un bu yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan filmi “Kare”, adını Stockholm’deki X-Royal Müzesi’nin bahçesinde Arjantinli bir sanatçının sergileyeceği işten alıyor.

Açılış cümlesi de filmde, bu sanatçının “Kare”yi tarif ettiği metinden bir alıntı. Östlund’un ‘çağdaş ve müreffeh, ileri demokrasiye de monarşiye de sahip Batı uygarlığı’ ve onun ürünü erkek birey eleştirisinin merkezinde, bütün açıları dik ve kenarları birbirine eşit uzunlukta olan bu dörtgen var.

Kare filminden bir sahne

 

Kimsenin eşit olmadığı, hayatlarının hiçbir köşede buluşmadan, ancak rastlantılarla kesiştiği bir yaşam alanının ütopik yansıması… Filmde çeşitli vesilelerle bir leitmotif olarak görsel karşılığını buluyor, kare. Merkezinde ise X-Royal müzesinin küratörü, boşanmış, iki çocuk babası Christian ve kabahatleri var.

Ruben Östlund’un bir önceki filmi “Turist”te, bir kayak merkezinde çığ düşerken ailesini bırakıp kaçması insani bir refleks olan, ama koşarak dönüp akıllı telefonunu kurtarmasına şok geçirdiğimiz çağdaş -İskandinav- erkek, “Kare”de yine karşımıza çıkıyor. Christian’ın başını yakan da cep telefonu! Kent meydanında bir dalavereyle telefonu ve cüzdanı çalınan Christian, genç meslektaşının yardımıyla telefonunun yerini aplikasyonla belirleyip onu almaya gidiyor…

Korka korka gittikleri göçmen mahallesinde Christian bir süre kendisini -patetik biçimde- cesur ve maceracı biri gibi hissetmesine yol açan bir eylemde bulunuyor. Şaşılacak biçimde telefonunu kurtarıyor kurtarmasına ama bu esnada  birine zarar verince vicdan azabı çekmeye başlıyor…

Mizahla da anlatılsa, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sının etkisi hissediliyor bu olayın yarattığı dalgalarda. Kızlarıyla birlikteyken sevecenliğini görebildiğimiz, dışarıda ise ‘cool’ kalmak için sopa yutmuş gibi duran Christian’ın içindeki insanı ortaya çıkarıyor. Claes Bang da onu mükemmel canlandırıyor.

Kare filminden başka bir kare

 

Haklı bir nedeni bile olsa gidip bütün bir ülkeyi bombalayan, bütün bir halkı mağdur eden Hristiyan Batı’nın ta kendisi aslında Christian. Bütün film, yoğun biçimde simge ve metaforlarla örülü.

Keşke her şey bu kadar anlamlı olmasa, filmi çokkatmanlı olmaktan öteye geçirip milföy haline getirmese diyeceğimiz kadar… Bir katında Kuzey - Güney, Batı - Doğu, zengin -yoksul gibi geleneksel çelişkileri, bir katında dünyaya git gide egemen olan İskandinav ‘tarz’ını, bir katında sanat dünyasındaki elitizmi, bir katında sınır kavramını ve göçmenlerin uğradığı ayrımcılığı, bir katında entelektüel, metroseksüel erkeğin kırılganlığını tattırıyor.

Temel olarak “Kare” hedefinde Batı’nın ikiyüzlü politikaları, sahte politik doğruculuğu ve kültür endüstrisi ve bütün bunları üreten bireyler olan bir hiciv. Filme zaman zaman kinizme zaman zaman groteske varan bir mizah egemen.

Normalde Royal Museum / Kraliyet Müzesi olan mekanı, okunuşu X-Royal yani “ölü - Kraliyet” anlamına gelen bir müzeye dönüştürmek, kare enstalasyonunun konumlanacağı bahçede bulunan at üstündeki kral heykelinin vinçle taşınırken düşürülüp kırılması, maymun gibi davranan performans sanatçısı aşırıya kaçınca onu izleyen o kibar ve seçkin kişiliklerin üzerine saldırması, Christian’ın röportaj verdiği Amerikalı gazetecinin (şahane Elisabeth Moss) bir şempanze ile yaşaması, bir gecelik ilişkilerinin absürdlüğü ve daha birçok sahne son derece çarpıcı bir seyirliğin sadece birkaç parçasını oluşturuyor. Fredric Wenzel imzalı görüntülerin ustaca kompozisyonları da zaten kışkırtıcı olan içeriğin etkisini katbekat arttırıyor.

O çok entelektüel artist’s talk’lardan birinin Tourette sendromlu biri tarafından sabote edilmesi de gerçek dünya ile sterilize - estetize dünyanın farkını vurguluyor sanki. Ses sistemi, ışıklandırması, renkleri, vb. ile bir konsepte uygun olmasına titizlenilen, güvenliği, temizliği, seçkinliğiyle aşırı kontrollü bir ortamda, bir anda kendini kontrol etmesi mümkün olmayan bir bireyin ortaya çıkması kristal fanusu paramparça ediyor!

Kare’nin attığı taşlar kahramanı Christian’dan sekerek Stockholm’ün kibar ve sanatsever çevresine isabet ediyor. Kendi dünyalarının içine kapanmış yaşayan, politik doğruculuktan sapmayan, devletin ve sponsorların desteğiyle sanat yapanlara ve o sanatsever sponsorlara çarpıyor. Terry Notary’nın bir goril olarak yemekteki performansının kontrolden çıkışı filmin doruk noktası. Ruben Östlund, bütün insanların ortak paydasını utanmazca sergiliyor!

Politik doğrucu olmaya gayret edip aslında kendi kişisel alanları dışında hiçbir şeyi etlerinde hissetmeyen insanlar. Mülteciler için, yoksullar için, emekçiler için vs. çalışan, ama onlarla gerçekten temasta bulunmayan bir entelijensiya. Bütün mesele sponsor bulmak, sergi finanse etmek çünkü bu alemde her şey çok pahalı…

‘Christian’ Batı’nın suç ve kabahatleri için politik doğruculukla, müzelerle, kültür sanatla vs. özür dilemeye çalışmasındaki gülünçlüğün kışkırtıcı bir parodisi haline geliyor “Kare”.

* “The Square is a sanctuary of trust and caring. Within it, we all share equal rights and obligations.”

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar