Dünden bugüne yol filmleri

Sinematik’in bu bölümünde Ahmet Gürata, Caner Fidaner, Selim Eyüboğlu ve Ali Abaday Nomadland’in yarattığı etki üzerinden “yol” hikayelerini ve yol filmlerini konuştu. Programın ilerleyen bölümlerinde ise kadınların yol hikayelerini anlatan filmler ele alındı.

Programın başında Selim Eyüboğlu, karşı çıkmanın yol filmleriyle örtüşen bir tema olduğunu vurguladı. Sinema öncesi örneklere dönmenin başlangıç açısından önemli olacağını vurgulayan Eyüboğlu, en eski yol hikayesinin Homeros’un Odysseus eseri olduğunu belirterek, “Odysseus’un evine dönme hikayesini anlatan kitap üzerinden bakıldığı zaman da görüldüğü gibi yol hikayesinin dönülecek bir evin olması” dedi.
 

Ahmet Gürata ise Walter Salles’in Yolda (On The Road) filmini çekerken bir yol kuramı oluşturmaya çalıştığını ifade ederek, Salles’in bir başka önemli yönetmen Wim Wenders ile bu bağlamda konuşurken yol hikayelerinin Odysseus ile başlayıp başlayamayacağını tartıştığını ve Wenders’in “İnsanlığın ilk göçü ile başlar ve mağara resimleri ilk yol filmleridir” dediğini aktardı.

Eyüboğlu yol temasının çok “erkek” tema olduğunu, erkeklerin iz sürme, araştırma misyonu erkeklere atfedilirken kadınların ise evde beklediğini, kendilerinden bunun beklendiğini belirtti. Bunun pek çok film ve hikayede görüldüğünü, hatta Carrie-Anne Moss’un oynadığı Red Planet filminde erkek karakterin bütün sorunları çözerken kadının geminin içinde beklediğini söyledi.

Ali Abaday bu duruma başka bir örneğin de Paulo Coelho’nun Simyacı romanı olduğunu, baş karakterin roman boyunca dünyayı gezdiğini, kadının ise beklediğini hatırlattı.

Selim Eyüboğlu yol filmlerinin değişim üzerine olduğunu aktarıp, “Amaçsız bile olsa o yolun kendisi ana temayı oluşturuyor. O yolun kendisi esas anlatıyı oluşturuyor” dedi.

“Modern yol filmlerine temel olan eser ise Women in Love” diyen Selim Eyüboğlu, D. H. Lawrence’ın romanının yol filmlerinin ilham kaynağı olduğunu öne sürdü. 

Ahmet Gürata, klasik yolculuğun bir tür dışşal çatışmaya dayandığını, kahramanın savaşlarını ve mücadelesini anlattığını söyledi. Gürata sözlerine, “Yol filmleri diyebileceğimiz tür ise daha içsel bir çatışma. İnsanın kendi içinde yaşanıyor, bu yüzden üç perdelik ve zirve noktasıyla biten yapıya da uymuyor. Daha düz bir yapı. Bir takım engeller çıksa da aslında onlar çok da belirleyici değil” yorumunu yaptı. 

Gürata yol temasını güçlendiren durumlardan birinin de arabaların yaygınlaşması olduğuna dikkat çekti. Ali Abaday buna başka bir örnek olarak Jules Verne’nin 80 Günde Devri Alem romanını örnek verdi. Romanın yol hikayelerine uyduğunu söyleyen Abaday, “Romanda kahramanın değişimini görüyoruz kitap ilerledikçe. Baştaki haliyle yolculuğu bitirdiği zamanki hali aynı değil” dedi.

Bu noktadan sonra Yılmaz Güney’in Şerif Gören ile çektiği Yol filminde farklı karakterlerin hikayesinin anlatılırken sadece bir karakterde büyük değişim göründüğüne dikkat çekerek, bu durumun nasıl yorumlanması gerektiğini sordu.

Caner Fidaner romanlarda ve filmlerde ana karakter ile tip ayrımı olduğunu hatırlatarak, her filmde bir ana karakter ve yan tipler olduğunu buradan da esas olarak ana karaktere bakılması gerektiğini söyledi. “Her karakterde değişim olmasını bekleyemeyiz” dedi.

Eyüboğlu, “Hepsinde dış dünyaya çıktıklarında bir hüsran ile karşılaşıyorlar. Hiçbirinde bir açılım olmuyor. Tarık Akan karakteri de dahil. Bu durum Easy Rider filminde de vardır. Hayal ettikleri Amerika’yı keşfe çıkarlar ancak sonrasında ırkçı ve şiddet yanlısı gruplarla karşılaşırlar” yorumunu yaptı.

Ahmet Gürata, Yol filminde içsel değişimin zor olacağını çünkü filmin bir bayram tatili süresinde geçtiğini ancak yol filmleri için ikinci bir önemli nokta olan ülkenin tanımının yapıldığını belirtti.

Programın sonraki bölümünde Caner Fidaner, kadınların yol öykülerini ele alan Sedmikrasky, Messidor, Sans Toit Ni Loi, Wendy and Lucy ve The Nightgale filmlerini anlattı.