Evrim Kaya
May 31 2019

Godzilla II: Daha çok canavar

Sinema tarihinin kelimenin her anlamıyla en büyük, kült ikonlarından Godzilla 1954’te yolculuğuna başladığında görece basit bir dünyada yaşıyorduk. Basit dediysem, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı’nın yaraları sarılıyor, tam gaz Soğuk Savaş’a doğru yol alınıyordu ancak insanların travma ve korkularını sembolize etmeye şehrin içinde dev adımlarla ilerleyen kocaman bir canavar yetiyordu. 

İlk Godzilla filmi, sık sık bir Ozu dramasına sapan açık seçik senaryosunda -adlı adınca başkarakterlerden biri olan hanım kızın iki damat adayı arasında kalışını izliyorduk- aslında on yıl önce atılan atom bombalarından sonra yaşanan çaresizliği anlattığını belli etmek için satır aralarına filan ihtiyaç duymuyordu. Godzilla binlerce yıldır suyun altında kendi halinde yaşarken nükleer denemeleri onu insanlığın başına bela etmişti. O zamanlar kostümlü bir oyuncunun minyatür bir Tokyo’yu istilasıyla hayata geçen bu yaratık bizzat nükleer korkusundan başka bir şey değildi. 

Filmin uluslararası ünü büyürken başka filmlere ilham verdi. Örneğin Godzilla olmadan Jaws bildiğimiz Jaws olamazdı ama atom bombasının geldiği yerin sineması olan Hollywood böylesi bir fenomene el atmakta acele etmedi. 1998’deki ilk Godzilla filmine bakınca iyi ki acele etmemişler demek de zor. Filmden geriye kalan en iyi şey Puff Daddy’nin yeni nesle Godzilla’dan çok  Led Zeppelin sevgisi aşılayan şarkısıydı herhalde. (Burada biraz durup soundtrackler ve video kliplerinin filmlerin promosyonun önemli bir ayağını oluşturduğu MTV’nin son parlak zamanlarına kısa bir saygı duruşunda bulunabiliriz...)

2014’te bir sebepten yeniden şehri dümdüz eden canavara dönen Hollywood aslında ilk kez kısmen de olsa hikayenin hakkını veriyordu. Bu film, 1998 yapımı Roland Emmerich filminin aksine orijinal filmi önemseyen bir hikayeye ve yapıya sahipti. Sanırım Hollywood’un tek Japon oyuncusu olan Ken Watanabe’nin canlandırdığı Dr. Serizawa bu miras iddiasının altını çiziyordu.

Küçük bütçeli Monsters’ın başarısıyla dikkatleri çeken genç yönetmen Gareth Edwards ziyadesiyle ciddi ve karanlık bir atmosferi başarıyla kurarken, filmi akılda kalıcı kılan kimi sahnelerle herhangi bir gişe canavarı olmaktan kısmen kurtulmayı başarmıştı. Uluslararası oyuncu kadrosu, epey iyi ses ve müzik tasarımı ve zaman zaman bir Kubrick estetiğini bile çağrıştıran kurgunun da anılması gerek. Bir taraftan oyuncuların hepsi öyle parlak değildi ve parlak oyuncuların dişlediği malzeme de epey sığ idi ama sonuçta iyi bir sürprizdi Godzilla. 

Karakterlerin derinlerine filan iniyor değildik ama onların kendi aralarındaki çatışmaları, sıradan aile dramaları filmin bütünü içinde anlamı olan, hikâyenin çatısını doğru şekilde kurup aksiyonu sürükleyen öğelerdi. Kimi yerlerde erken dönem Spielberg tekniklerinin başarılı uygulamalarını gördük. Örneğin metroda ailesini kaybeden küçük çocuk filmin en karmaşık ve büyük aksiyonlarından birini düzgün bir şekilde çerçeveleyebiliyordu. En önemlisi de aksiyonu güçlendiren esleri vermeyi, sessizliği yönetmeyi biliyordu. Edwards. Altmetinlere ve sembolizme gelince, işlerin karışmaya başladığı belliydi. Bugünkü gücünü geçmişteki gözü karalığına borçlu olduğuna kuşku yok - atom bombasının mucidi ABD için bu canavar tam ne demek olabilirdi? Daha ilk film başka canavarları ortaya çıkarıp Godzilla’yı salt bir yıkıcı güç, çıplak dehşetin bir yansıması olmaktan çıkarıp filmin iyi adamına çevirmeye başlamıştı zaten.

Bu hafta vizyona giren Godzilla II: Canavarlar Kralı eli artırıp Godzilla’yı öldürüp dirilterek bir İsa figürüne dönüştürüyor. Bunu yaparken bir ikilikten faydalanıyor hikaye: Uzaylı, sahte bir kral olan üç başlı sürüngen Monster Zero’ya karşı hakiki ve yerli kral Godzilla. İlk filme göre filmin çok daha büyük bir kısmını oluşturan canavar aksiyonunun altında ise birbirine geçmiş iki hikaye var. Dünyanın içinde bulunduğu düzenden insanları sorumlu gören radikal bir eko-terörist örgüt ile (biri Thanos mu dedi?) bu örgütün parçaladığı yaralı bir Amerikan ailesi. (Filmi serinin ilk adımına bağlayan da ailenin ilk filmdeki büyük San Francisco kapışmasında ölen oğulları. 

İlk filmin arkasındaki aile draması öyle basit, öyle yüzeyseldi ki ondan daha kötü bir olay örgüsünü hayal etmek zordu. Ebeveynlerden birinin insan nüfusunu dünyayı devasa yaratıkların oyun alanına çevirerek kontrol etmeye çalışan bir çizgiroman kötüsüne dönüştüğü bir hikayeye basit demek ise kolay değil ama ikinci filmin insan tarafı ilkinden daha da basit, daha da yüzeysel. Karakterlerin, ve özellikle karanlık tarafa geçen karakterin hiçbir motivasyonu anlaşılır, inanılır ve ciddiye alınır olmayınca oyuncuların bütün çabaları nerdeyse mizahi bir sonuç veriyor. (Ergenlikte hangimiz dünya nüfusunu söz verdiği gibi azar azar değil de bir anda yok etmeye kalkan ebeveynimize çok sinirlenip kapıyı sertçe suratına çarpmadık ki?) 

İşin kötüsü filmin esas derdi olan canavar aksiyonları da, aşırı yüklemeden olacak, hiçbir zaman seyirciyi tam olarak yakalayacak kadar güçlü ve anlaşılır değil. Örneğin ilk kapışma karanlıkta Antarktika’da yaşanıyor ve neyin ne olduğunu, kimin nereye düştüğünü anlamak bile mümkün değil. Dev bütçesine rağmen sahiden kötü aksiyon sahneleri var filmde. Aynı anda hem çok basit hem de takip edilemeyecek kadar karmaşık. Öyle ki ilk filmin bir diğer mirası Sally Hawkins’in Dr. Vivian Graham’ını ne zaman kaybettiğimizi ben seçemedim. 

Film canavarsı bütçeli aksiyonların çağında her filmin mücadele ettiği bahisleri artırma stresinden fazlasıyla mustarip. Hep daha çok, daha çok canavar arzusundan tek bir canavarı bile üç kafalı yapmak zorunda kalmış gibi. Godzilla kültünün Japon kökenlerine bağlı kalma isteği ise karikatürleşmiş. Biri üşenmeyip Godzilla-sever bilimadamı rolündeki Watanabe’nin bütün aksanıyla Gojira! dediği anları bir klip yapsa ne güzel olur... Zaten adamın temel varoluş motivasyonu da aksanı sanki.

Velhasıl serinin ikinci filmi ilkini aratıyor. Öte yandan stüdyo devam kararı için gişeyi beklememiş; Godzilla’yı King Kong ile karşı karşıya getiren üçüncü film şimdiden post aşamasında. Bu retro karakterin ve görece sade ikili mücadelenin iyi sonuç vermesini umalım. Hem sıkıcı hem gürültülü olmayı becermek ise elbette kendince bir başarı olarak görülebilir... 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar