Görevimiz eğlence

Hollywood blockbuster’larının senaryoları yemek tariflerine benzer. Herkesin sevdiği lezzeti ve kıvamı tutturmak için kullanılacak malzemenin, katılacak baharat ve sosların çeşidi ve miktarı değiştirilmez.

Doğrama büyüklüğü, çırpma süresi, yoğurma şekli, pişirme yöntemi vb. bellidir. Yönetmeni bir aşçıbaşı gibi düşününce, onun herkesin bildiği tariflere yapabileceği katkı, ancak ustalığıyla   ortaya çıkabilir. Mükemmel yaptıysa ustalığını alkışlarız, nadiren yemeğe alışılmadık bir tat ekleyip yakıştırdıysa ayrıca takdir ederiz.

Yönetmen Christopher McQuarrie, Görevimiz Tehlike Yansımalar / Mission Impossible Fallout’da lezzeti ve kıvamı yoğunlaştırmayı tercih etmiş: Önümüze koyduğu tabakta tuzlu, şekerli, acı, ekşi tatlar bir arada, hem ızgara yapmış hem fırınlamış hem de bir çevirmiş tavada, yanına da koymadık garnitür bırakmamış! İronik biçimde de hafif bir yemek yapmış. Hazmetmesi gayet kolay, zihinde iz bırakmayan bir film. Ne de olsa görevimiz eğlence!

film

Görevimiz Tehlike Yansımalar / Mission Impossible Fallout serinin altıncı uzun metrajlı filmi… ’60’lı yıllarda Bruce Geller tarafından yaratılmış bir televizyon dizisinin hala gişe rekorları kırabilen franchise’ı…

Diziye adını veren “olanaksız görev”leri yerine getirebilen olağanüstü yetenekli bir ekibe gönderilen gizemli mesajların kendi kendilerini dumanlar çıkararak yok etmeleriyle başlayan maceralar, hala çekici geliyor izleyici kitlelerine. Tıpkı 56 yaşına gelmesine rağmen dublör kullanmadan aksiyon sahnelerini bizzat çeken, hatta bu filmde de ayak bileğini kıran Tom Cruise da öyle!

Gelişen teknoloji, bu filmde olduğu gibi aksiyonu git gide rafine ederek, hemen her kesimden sinemaseverin beğenisini kazanabilecek bir estetik damıtıyor eril şiddetin ve emperyalist siyasetin içerisinden.

Paris sokakları ve kanallarındaki motosikletli ve deniz motorlu kovalamacalardan Kaşmir vadilerinde helikopterli takibe, Grand Palais’nin çatısına paraşütle atlamadan Himalaya yamaçlarından aşağı sallanmaya kadar her bir aksiyon sahnesi öyle bir tasarlanmış ki teknik olarak beğenmemek mümkün değil.

Zaman zaman yapaylığı göze batsa da masa başında film yapmanın sağladığı avantajlarla bütün ‘olanaksız görev’ler müthiş manzaralar önünde nefes kesen aksiyon numaralarıyla gerçekleştiriliyor. Hunt, Londra’nın ünlü müzesi Tate Modern’ın çatısında koşarken veya Paris’in güzel parkı Jardin de Tuileries’de Ilsa ile buluşurken filmin içeriğiyle taban tabana zıt zerafetine hayran oluyor, insan.

film

Öte yandan, Christopher McQuarrie’nin Olağan Şüpheliler / Usual Suspects ile En İyi Özgün Senaryo Oscarı kazandığı döneminden ziyade, geçen yıl yine Tom Cruise’un başrolü üstlendiği Mumya / The Mummy ile Razzie kazanmasıyla ilişkilendirebileceğimiz bir senaryoya sahip Yansımalar: Özetle, Ethan Hunt ve zaman içinde iyice küçülen Impossible Missions Force - IMF ekibi bir kez daha dünyayı ve birbirlerini kurtarıyor, CIA de hem köstek hem destek oluyor.  

Kendilerine Havariler diyen bir gizli örgüt, “Acı ne kadar büyük olursa huzur da o kadar büyük olur” diyen bir ‘anarşist’in yazdığı manifestoyu uygulamak için üç top plütonyumun peşine düşüyor. Hunt’ın duygusallığı nedeniyle başarılı da oluyorlar.

Nükleer bombalarını yapıp dünya nüfusunun zaten çekmediği kalmamış halklarını yok etmeye çalışıyorlar. Tabii ki birinci dünya üstün teknolojisi, üstün cesareti, üstün yetenekleriyle üçüncü dünyanın yardımına koşuyor, kendilerini feda etme pahasına… “Dünyanın IMF’ye ihtiyacı var,” buradaki kısaltmalar çakışması (International Monetary Fund) hep pek manidar gelmiştir…

Diyalogların birçoğu yerli dizilere yakışır nitelikte. Örneğin “Sen neşter tercih edersin ben balyoz!” Vecizeymiş gibi duran cümlelerle kara mizah yaparak filmi daha da eğlenceli kılmaya çalışmışlar, bunda büyük ölçüde de başarılı olmuşlar.

Bu tarz sözler izleyiciyi güldürüyor. Ancak filmdeki tehlikeli görevin nesnesi olan plütonyumdan eninde sonunda kurtulacağımız belli olsa da aşırı miktarda testosterondan rahatsız olmamak mümkün değil.

Hunt’a göz kulak olsun diye peşine takılan CIA ajanı Walker (eski Superman Henry Cavill) ile Grand Palais’nin erkekler tuvaletinde plütonyumun peşindeki John Lark’ı etkisiz hale getirme sahnesi filme homoerotizm ile homofobi karışımı bir başlangıç yaptırıyor.

Şık takım elbiseler içindeki üç atletik erkeğin çıplak elle dövüşünde duvarlar dökülüyor kas kuvvetinden! Hunt ve Walker nihayet Lark’ı bayıltıp bir tuvalet bölmesinde yüzünün üç boyutlu modelini çıkarmaya çalışırken çakırkeyif Fransız erkekleri onların başka bir iş üzerinde olduklarını düşünüp kapıya dayanıyor! Buradaki espri “Ancak bu kadar yanılabilirlerdi,” durumu. Gayler sevişir, heterolar dünyayı kurtarır, değil mi ama?

Kalbi üçüncü filmde tanıştığımız eski karısında (Michelle Monaghan) kalmış olan Hunt’ın geçen filmden devreden müstakbel sevgilisi, MI6 ajanı, ismiyle müsemma Ilsa Faust (Rebecca Ferguson) hem bir rakip hem bir koruyucu melek olarak devreye giriyor.

Bu filme eklenen ve muhtemelen bir sonrakinde de rastlayabileceğimiz, sürekli beyaz giyen, jartiyerinden bıçak çıkaran, Beyaz Dul lakaplı sarışın femme fatale Hunt’a hemen vuruluyor… Amiyane tabirle iyice James Bond’a bağlamış Görevimiz Tehlike…

Hem sevdiğini hem dünyayı kurtaran Amerikalı özhakiki süperkahraman kültünün bir filmle daha beslenmesine aldırmayıp filmin ses, görüntü ve efekt şöleniyle karnımızı doyuruyoruz işte…

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar