Güven

Dalgaların falezin dibini dövdüğü, üzeri her an denize kayacakmış hissi veren binalarla dolu küçük bir yarımada manzarasıyla açılıyor, Güven.

Havadan süzülerek bir eve yaklaşan kamera, tarhından marul toplamakta olan bir genç kadının yüzüne odaklanıyor. Bir esinti ve uzaktan gelen gökgürültüsüyle irkilen Meryem gökyüzüne kaygıyla bakıyor. Sonra “Ali, kapları koy, yağmur geliyor!” diye sesleniyor kocasına.

Çatısı elek gibi olmuş bir evde yaşıyor bu orta halli çekirdek aile. Gardrobun içine akan yağmur suyu giysileri de ıslatmış…

Çatı, yuvayı koruyamayacak kadar delinmiş. Ali, yaptıracağına söz veriyor, Meryem ona inanmıyor, daha önce yaptıramadığını bildiğinden…

Ali, çatıdan sızan suyun altına kap koyabilen ama çatıyı yaptıramayan, marul yetiştirmeyen ama tarhın üzerine basıp da yürüyen, skopofiliyle cinsel eyleme geçen bir erkek. Güvenlik görevlisi olup güvenilir olmaması da cabası!

Filmin tek zaafı güven kavramının altını fazlasıyla çizmesi: Karakter eğrileri güven ve güvensizlik duygularıyla belirleniyor, diyaloglarda defalarca güven ve güvenlik kavramı farklı biçimlerde dile getiriliyor. Sanki izleyici filme adını veren temayı yeterince anlamayacakmış gibi sürekli altı çiziliyor, güven üzerine çeşitlemelere dönüyor film.

Açılış sekansı filmin final sekansına ironik biçimde bağlanıncaya dek izleyici Ali (Bülent Çolak) ile Meryem’in (Gözde Cığacı) birbirlerine güvenlerinin sınanacağı bir kara film izliyor. Güven,

farklı tutkularla başlamış ama taktiklerle devam etmiş ve sahiplenme kavgasıyla sonuçlanan bir aşk üçgeniyle gizemi çözülmeye çalışılan bir cinayeti konu alıyor. ‘Kutsallığı’ hiç olmamış bir yapıyı sergileyerek başta feminist ve Marksist yaklaşımlar olmak üzere aile teorilerine yaslanan bir eleştiriyi son derece zarif biçimde yerleştiriyor altmetnine.

Yağmurdan sonra, Ali ile Meryem ıslanmamış abiyelerini giyinip Ali’nin çalıştığı güvenlik şirketinin düzenlediği müzikli akşam yemeği davetine gidiyor. “Zonguldak’ın popstarı” çıkıyor sahneye. “Eğleniyor muyuz?” diye soruyor davetlilere. Yüzündeki kaba makyaja rağmen gece mavisi elbisesi içinde alımlı duran Meryem “Eveeeet!” diye bağırırken gülüyor.

Küçük bir kent ve küçük bir çevrede geçmesine rağmen mekanın göreceli olarak hoşgörülü bir Kuzeybatı kenti olan Zonguldak olması, Ali’nin bakmaktan cinsel haz alması, evliliklerinin aşktan değil Meryem’in çaresizliğinden ve Ali’nin fırsatçılığından kaynaklanması, ‘namus’ meselesini hiç sokmuyor devreye. Sadece Meryem’in ağabeyinin, okumaya gittiği yerde hamile kaldığı için onu reddettiğini, kızkardeşiyle de mesafeli bir ilişki sürdürdüğünü öğreniyoruz…

Eğlenceden sonra Meryem’in huzuru kaçıyor… Arkadaşı Esra (Feride Çetin) çocuğunun babası, Ali ile evlenmeden önceki sevgilisi Ferit’in (Ahmet Kaynak) çıkageldiğini haber verdiği andan itibaren o davetteki geçici neşesi kalmıyor…

Bir vidanjör ve bir gömü arama projesiyle kalkıp gelen, bu suça ortak olması için Ali’nin aklını çelen, vidanjörü onun üstüne yapan, bir yandan da oğluna hediyeler getirip Meryem’in de güvenini kazanmaya çalışan Ferit’i gerçek amacı ve onun başına gelenler filmin düğümünü oluşturuyor.

Gömü ve vidanjör iki ilginç simge olarak işlev üstleniyor filmde. Gömü aramak kısa yoldan vurgun vurmak isteyenlerin boş hayali…

Yılmaz Güney’in başyapıtı Umut’a bir selam çakma belki, ama bir gönderme değil karakterler ve olay bakımından. Ferit, Ali’yi tuzağa mı düşürmek istiyor yoksa gerçekten ucu gerçekten üst makamlara uzanan bir komplonun parçası mı, belirsiz.. Foseptik boşaltan bir araç olarak vidanjör ise finalde önemli bir pislik temizleme metaforuna dönüşüyor.

Simge ve metaforlar Güven’de önemli yer tutuyor. Karakterlerin söz ve davranışlarına yansıyanların yanı sıra Feza Çaldıran’ın etkileyici sinematografisi de gri gökyüzü ve denizi, yağmuru, yüksek falezleriyle Zonguldak’ı kaygı verici bir tehditkarlığa büründürerek karanlık bir atmosfer yaratıyor. Dalgaların kıyıyı dövmesi ve aşındırması gibi insanları da kuşkuları yiyip bitirdiğini hissettiriyor.

Meryem de adını aldığı dini figür gibi ataerkil toplumun kendisine seçme hakkı bırakmadığı bir kadın. Ataerkil toplumda karar mekanizması erkeğe ait: Reddetmek -  kabul etmek, almak - vermek, evlenmek - terk etmek erkeğin kararı. Ama karşılığında bir çıkar gözetmeden, bir mülkiyet hakkı elde etmeden sorumluluk alan, iyilik yapan erkek yok…

Meryem, aşık olduğu adam tarafından karnında onun çocuğuyla terk edilmiş. Hayatta kalabilmek için onun bu zor durumdan yararlanan erkekle evlenmiş. Ağabeyi onu reddetmiş. İnisiyatif kullanabileceği pek az alan var: Yaşlı komşusunun (Sabriye Kara) söylediği gibi eşini cinsel yönden uyarmak, bunlardan biri…

Kadının aile ve toplum hayatında ikinci plana atılmasının, ekonomik özgürlüğü sahip olmamasının onun elini kolunu nasıl bağladığını gayet incelikle anlatıyor, Güven. Hem feminist hem Marksist yönden aile kurumuna eleştirisini bu şekilde ortaya koyuyor. Bu eşitsizliğin aileye yüklenen kutsallığı nasıl yerle bir ettiğini parasızlıktan onartılamayan çatı metaforuyla gösteriyor.

Meryem, Esra ile buluştuğunda Ali "Paran var mıydı?” diye sorar, Meryem de “Esra ödedi,” der. Ödesin çünkü Esra çalışıyor, hem de yönetici pozisyonunda. Ali’ye karşı Esra’yı eleştirir Meryem, “Sanki dünyayı yönetiyor,” diye ama aslında arkadaşına karşı ama en azından evin akan çatısını yaptıracak kadar parası olmasını ister…

Finalde beklenmedik şekilde eline geçen bir miktar paranın Meryem’in hayatını değiştirme, bir kara filmin tipik düğümünü oluşturma şekli bu bağlamda hiç şaşırtıcı değil, ama filmin anlatısı içinde tam bir sürpriz.

Çocukluk arkadaşı olan Ferit ile Ali’nin karşılaşmaları da alfa bile denemeyecek iki erkeğin çatışmasını ironik biçimde ortaya koyuyor. Ferit’in Ali’nin Meryem ile evlenip kendi oğluna sahip çıkmasını kastederek “Bir cinlik yapmışsın,” demesi, vidanjörü gömünün bulunduğu varsayılan tarla sahibi akrabasını ikna etmesi karşılığında Ali’ye verirken “Bu hayatta benim olanı kimse alamaz ancak ben verdiğimde alır,” diye tehdit savurması, Ali’nin “Bana sığındı, bana güvendi, senin olanı almadım ben,” deyişi, Meryem ikisinin suç ortaklığına karşı çıkınca Ferit için “Benim çocukluk arkadaşım, güvenmeyecek ne var?” diye soruşu, Meryem’in “Daha ne olsun?” cevabı bu gereksiz yakınlaşmanın tehlikesine dikkat çekiyor.

Sefa Öztürk, gerilimi sürekli tırmandırdığı filmde olaya da karakterler kadar yüklenerek, Serkan Keskin’in her zamanki gibi mükemmel performans verdiği bir komiseri de anlatıya katarak izleyicinin merakını sürekli canlı tutuyor. Hem de daha ilk filminden kameranın ardında bir kadının vargücüyle durduğunu dişil bakışıyla kanıtlıyor.

 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar