Han Solo’yu Yeniden Yaratmak: Solo: A Star Wars Story

Solo: A Star Wars Story ilk başta yüksek beklenti vaat eden bir film izlenimini veriyor. Kim Star Wars evreninin en ikonik, kanun takmayan ve en önemlisi Harrison Ford’un oyunculuğuyla hatırlanan Han Solo’nun gençliği üzerine odaklanan bir filmi seyretmek istemez?  Ya da kim başroldeki sarışın, donuk mavi gözlü Luke Skywalker’ın dahi rolünü çalan Solo karakterinin karizmasını yeniden yaratmak istemez?

Ne var ki, film bu yeniden yaratma girişimine biraz biyografik, biraz da çizgisel yaklaşıyor; bir dizi gereksiz bilgi de veriyor. İmparatorluğun halkı aç sefil bırakmasının yanı sıra bir de suç çetelerinin herkesten haraç kestiği bir distopyada uzay pilotu olma emeliyle yanıp tutuşan genç Han (Alden Ehrenreich) kız arkadaşı Qi’ra (Emilia Clarke) ile birlikte bu karabasandan kaçmayı planlıyor. Ancak son anda onları kovalayan zorbalar kız arkadaşının kaçışına engel oluyor.

solo

Aradan geçen üç yıl içinde Han pilot olma umuduyla önce orduya yazılıp başka bir dünyadan gelme, Chewbacca ile yakın arkadaş oluyor, ardından da bir grup asker kaçağıyla bir treni soymaya girişiyor. 

Başarısız soygun onu mafyöz-oligark Dryden Vos (Paul Bettany) ve ona çalışan kız arkadaşıyla karşı karşıya getiriyor. Vos telafi amaçlı bir soygun daha yapmaları karşılığında ekibin hayatını bağışlıyor, ancak Qi'ra’nın da onlara katılmasını şart koşuyor. Han, Lando’nun (Donald Glover) gemisi ile soyguna girişiyor ve olaylar gelişiyor…

Kuşkusuz, Star Wars öykü evreninin en başarılı karakterini cımbızla çekip onu merkeze yerleştiren bir ‘spin off’ yaratmak kolay iş değil. Dahası, yapımcılar seyircinin hafızasındaki ‘otantik’ Han Solo’dan en ufak bir sapmanın dahi tutkunları yabancılaştırabileceğinin farkındaydılar.. 

solo

Bilenler için tekrar altını çizmeye gerek yok, ancak Star Wars evrenine olan ilgi ve karakterleriyle özdeşleşmenin cazibesi tüm zamanlarda o kadar güçlüydü ki başta 1980’li yılların popüler dizisi Battlestar Galactica olmak üzere birçok dizi ve film onu taklit etti. Star Wars’un uzun bir süredir ‘Jediism’ adlı tescilli bir kilisesi var ve tutkunlar Lucas Film’in yasal işlem tehditlerine karşın Han ile Lando arasında fantezilerinde kurdukları gay ilişki üzerinden alternatif öyküler yazıp paylaşıyorlar.

Benzer bir şekilde Türk sinema tarihine iç burkan bir ayrıntı olarak geçen Dünyayı Kurtaran Adam filminin iki uzay gemisi çekimini apartarak, anamorfik düzeltme dahi yapılmadan iğretice kendi filmine iliştirmesi de genelde Star Wars evrenine olan bu yoğun arzunun bir göstergesi olmalı.

Filmin başarılı olabilmesi için, sadece Harrison Ford’u fiziksel olarak andıran bir karakter bulmak da yeterli değildi. Aynı zamanda, Harrison Ford’u tüm filmlerinde bu kadar başarılı kılan, kül yutmaz yüz ifadesinden, narsisist bir tatmin ya da afallamaya kadar sürekli değişen yüz mimiklerini yeniden yaratabilecek bir oyuncu da gerekiyordu. 

Belki de bu değişken mimiklerin aksiyon filmlerine katkısı sayesinde Ford’un başarılı tüm filmlerinin rekor düzeyinde devamı ya da geçmişi (prequel) çekildi: Blade Runner, Star Wars ve Indiana Jones,- filmlerinin devamı çekildiği gibi, Solo’ya benzer bir mantıkla Indiana Jones’un gençlik dönemini anlatan The Young Indiana Jones Chronicles adlı bir dizi de çekildi. 

Ne var ki, genç Han’ın oyuncusu maalesef böyle bir aura’ya sahip değil. Dahası, Ford’un oynadığı Han, kara sinema dünyasından miras kalan bir kinizme de sahip. Yeni Han ise bu özelliklere sahip olmak bir yana hayata saf bir maceraperest gözüyle bakan bir köy delikanlısını andırıyor.

Bir uyarlama olarak değerlendirildiğinde, Solo: A Star Wars Story sadece oyunculuk açısından değil, tür olarak da klasik Star Wars üçlüsünden farklı: Star Wars filmleri ‘jedi’ mitolojisine odaklı, tür olarak Yüzüklerin Efendisi' nden çok da farklı olmayan fantezi türüne ait.  

Oysa Solo: A Star Wars Story de bu fantezi öğesi devreye girmediği için film başka bir türe meylediyor ve bir anda kendini Western’de buluyor. Bu da biraz Western ve bilimkurgu arasındaki göbek bağıyla ilgili. Tıpkı Outland adlı uzay istasyonunda geçen bir filmin High Noon gibi bir klasikten doğrudan etkilenmesi ya da daha yakınlarda Firefly ve Westworld gibi bilimkurgu dizilerinin tamamen Western temalarını ve ikonlarını asimile etmeleri gibi.

Solo: A Star Wars Story de benzer bir şekilde Western türüne her daim ilham veren 1903 yapımı bir sesiz sinema klasiği The Great Train Robbery filminden esinlenerek fütüristik bir tren soyma sahnesi sergiliyor. Ayrıca, Chewbacca’da karşılığını bulan Westernler'deki ‘yardımcı karakterden (sidekick) bahsetmeye gerek dahi yok.

Sonuçta yüksek temposuyla karakterlerin gelişmesine pek fırsat vermeyen bol aksiyonlu bir film ortaya çıkıyor. Bu da farklı zamanlarda geçen olayların birbirine bağlanması açısından birçok sorunu çözüyor. Ancak, bu ön ve devam bölümlerini kılı kırk yararcasına birbirine bağlama kaygısı karakterlerin derinleştirilmesine ve emprovizasyona engel oluyor. 

Solo’nun orijinal yönetmen ikilisinin (Phil Lord ve Chris Miller) yapmak istediği de resmi senaryoya ve devamlılığa çok bağlı kalmadan, daha ete kemiğe bürünmüş bir Han karakteri yaratmaktı. Ne de olsa Han başına buyruk bir karakterdi ve böyle bir tip de emprovizasyonu hakkediyordu.

Ne var ki, filmin yapımcıları basına kibarca ‘yaratıcı yaklaşım farklarımız yüzünden yollarımızı ayırdık’ gibi bir açıklamayla ilk ikiliyi işten atıp yerine Ron Howard’ı işe aldılar ve film tekrar Star Wars evrenindeki rayına oturmuş oldu.

Belki orijinal yönetmenlerin mirası, belki değil, film panseksüellik gibi her gün kulağımıza çarpmayan bir kavramla bizi baş başa bırakıyor: Kullandıkları geminin sahibi Lando tüm cinsiyetleri ve cinsel kimlikleri eş derecede çekici bulan ve her türlü ilişkiye açık bir karakter. 

Bu bağlamda sadece Han’la flört edermiş gibi davranmıyor, kendini dişi olarak gören yardımcı pilotu (robot) L3-37 ile de özel bir ilişki sürdürüyor. Lando’nun oyuncusu da bu yaklaşımı benimsiyor: ‘Uzayda panseksüel olmamak mümkün mü? Eğer uzaydaysan kapı sonuna kadar açık…Kadın mısın yoksa erkek misin? Kimin umurunda? Sadece keyfine bak!’