İçinde derin bir trajedi barındıran komedi

Dünyadaki en büyük İsa heykelinin yapımı sırasında içine düşen ve yüzü tahrip olan bir adamın öyküsü! İçinde derin bir trajedi de barındıran bir komedi. Fantastik öğeler içeren, masal gibi anlatılmış bir katı gerçekliğin eleştirisi. Bir adamın ve bir toplumun Metallica’nın 2016 tarihli Hardwired...To Self-Destruct adlı albümündeki şarkı sözleriyle yansıtılan hal-i pürmelali.

Polonya sinemasının son yıllardaki en başarılı yönetmenlerinden, bir önceki filmi Beden / Cialo ile 2015 Berlin Film Festivali’nde En İyi Yönetmen dalında Gümüş Ayı kazanan Malgorzata Szumowska’nın Yüz / Twarz adlı filmi hem çok katmanlı hem çok kolay izleniyor. Ama rahatça hazmedilmiyor: Günümüz Polonyasından bir kısmı acımasız gibi gelen bir dizi eleştiriden oluşan bir yapboz, bu film. Szumowska, ülkesinin dinle yoğrulmuş bağnaz bir tüketim toplumu olarak eleştirisini yapıyor ama dünyanın hemen her ülkesinde bir yansımasını görebileceğimiz evrensellikte bir iş çıkarıyor. Her şeyden önce maddiyata önem verir, paraya tapınırken maneviyatı yüksekmiş gibi yapan bireylerden oluşan bir toplum modelini yeriyor. Bu yıl Berlinale’de Jüri Büyük Ödülü Gümüş Ayı kazanan film, yılın da en iyilerinden biri.

Yüz’ün kahramanı Jacek (Mateusz Kosciukiewicz), Polonya taşrasında memnun mesut yaşayıp giden bir genç adam. Yoksul, çalışkan, inançlı, haline şükreden insanlardan oluşan bir cemiyete mensup. Büyük aile aynı eve sığışmış yaşıyor, her Pazar kiliseye gidiyorlar. Jacek, Rio de Janeiro’dakiyle rekabet etmek üzere tasarlanmış, dünyanın en büyük İsa Mesih heykelinin inşaatında canla başla çalışıyor. Külüstür otomobiliyle taşra şoselerinde son sürat giderken Metallica dinliyor. Köpeğiyle doğa manzarasını takdir ediyor. Kayınbiraderinin birbirinden ayrımcı fıkralarına gülüyor. Sevgilisi Dagmara (Malgorzata Gorol) ile her fırsatta dans edip eğleniyorlar ve filmin sebebi olan o meşum kaza meydana gelmeden önce evlenmeye karar veriyorlar. Meğer Hardwired’ın, Am I savage’ın sözleri cuk oturuyormuş Jacek’in kara bahtına!

Filmdeki birçok referans ve mizah unsuru misali, dikilmekte olan İsa heykelinin Freudyen göndermesi açık seçik. Feminist yönelimini her daim dile getiren Malgorzata Szumowska, ırkıçlığın, zenofobinin, dinciliğin, konformizmin kökeninde yatan eril cinsel dürtüleri yer yer göze sokarak izleyicisini rahatsız etmeyi göze alıyor. Roman Gancarczyk’in canlandırdığı rahibi karikatürize bir kişilik olarak tanımlıyor. Tam da bu nedenle, görüntü yönetiminin de manipülatif olduğunun, izleyiciye tam olarak nereye bakacağını gösterdiğinin altını çizelim. Bu arada 2010 yılında, Polonya’nın Świebodzin adlı kentinde yapılan devasa bir Kral İsa heykeli varmış, gerçekten! Szumowska ondan esinlenmiş. Internette bir arama motoruna sadece Świebodzin yazıp görsellere tıklayınca boy boy resimleri çıkıyor: Boyut önemli! Dinlerin ve devletlerin sürekli daha büyük ve daha yüksek yapılarlar, mabet ve anıtlarla gösteriş yapma tutkusu herkesin malumu…  Tufan korkusundan yapılan Babil Kulesi ya da ölümsüzlük hevesiyle yapılan piramitler misali bu yapılar da yok olma, alaşağı edilme korkusuyla yapılıyor…

Yüz, din ve devlet gibi örgütlenmelerin bu savurganlıklarıyla sıradan bireyleri nasıl yuttuklarını da simgeliyor. İsa’nın kafasının montajıyla uğraşan Jacek, kendini yukarıdan dipsiz bir kuyu gibi görünen heykelin dibinde buluyor! O kadar kötü yaralanıyor ki Polonya tarihinin ilk yüz nakli yapılıyor ona… Başarılı da olunca medya ilgisi tavan yapıyor. Filmin hemen başındaki sahnede, büyük ekran televizyonu ucuza kapatmak için mağaza kapısında soyunan insanlar tesadüf değil. İndirim kampanyalarında kendini kaybedenleri mübalağa sanatıyla eleştiren Szumowska, bu sahneyi ustaca filmin gidişatını değiştiren olaylara bağlıyor.

Git gide modern bir masala dönüyor, film. Yüz nakliyle ilgili onlarca filme referans verilebilir ama Jacek’in başına gelenler David Lynch’in Fil Adam / The Elephant Man’i misali içimizi acıtıyor. İnsanları dış görünüşleriyle yargılamaktan kaynaklı ayrımcılık Jacek’i de yaralıyor. Farklı olana, yabancıya duyulan arkaik korku ona da yöneliyor. Yüzü değişince, Jacek de değişmiş gibi onu dışlıyor cemiyeti… Dagmara’nın annesi (Iwona Bielska) “Bir daha gelme,” diyerek kapıyı ‘yeni yüz’üne kapatıyor… Oysa gençlik, güzellik ve seksapele nasıl da tapındıklarını filmin başındaki kutlama sahnelerinde izlemiştik: ‘Uzun saçlı, kaslı Jacek’ ile ‘sarışın dolgun Dagmara’ nasıl da ‘birbirine yakışan’ bir çiftti, dans ederlerken kimse gözlerini alamıyordu onlardan…

Jacek’e hep çok düşkün olan ve bu küçük cemiyette başından beri tek memnuniyetsiz kişi olan ablasının (Agnieszka Podsiadlik) çabasıyla tedavisi sürüyor. Bu karakterin filmdeki yeri ve önemi yavaş yavaş belirginleşiyor, anlatı içinde. Kardeşi adına konuşurken söyledikleri kapitalist düzene geçtikten sonra Polonya’nın yaşadığı çelişkileri dile getiriyor.

Son kertede, bir ayna işlevi görüyor Yüz… Bakın bakalım ‘sizden olmayan’ herkesi hor görmek ve dışlamak nasıl oluyormuş, biri de sizi,  başkalarını gördüğünüz gibi görür ve gösterirse hoşunuza gidecek mi, diye meydan okuyor. Bu meydan okumaya her toplumun, her daim ihtiyacı var, hele böyle bir mizah ve estetik çerçevesinde yer alırsa.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar