İki intikam filmi, iki apayrı yaklaşım: Paramparça ve Üç Billboard Ebbing Çıkışı Missouri

Bir Western klasiği olan The Searchers (Çöl Aslanı, 1956) adlı filmde Ethan, kardeşini ve ailesini uzun bir aradan sonra ziyaret ediyor. Ancak bu ziyaretin hemen ardından Komançiler saldırıyor ve ailenin tüm fertlerini öldürdükten başka, küçük kızlarını da kaçırıyorlar.

Bu olayın ardından beş yıl iz süren Ethan, sonunda Komançi şefini öldürerek intikamını alıyor. Sınır kasabası adaleti olarak da tanınan bu adaleti kişiselleştirerek, onu kanun güçlerinin yerine kendi başına sağlamak, Amerikan sinemasının en yerleşik temalarından biri.

Lakin bu itibar kazandıran davranış erkek karakterlere özgü bir durum. Kültleşmiş ve aynı isimde çeşitlemeleri de yapılmış olan Spit On Your Grave (Mezarına Tüküreceğim, 1978) adlı filmde tecavüze uğrayan genç bir kadın, kendine saldıranların izini sürüyor; yaşadığı korku ve dehşeti önce birebir saldırganlarına yaşattıktan sonra onları teker teker öldürüyor.

Zamanında çok tartışılan bu film ve bir alt türe dönüşen benzerlerinde, Ethan’ın durumunda son derece olumlu bir davranış olarak kabul edilen intikam, kadın karakterlere hiç de itibar getirmiyor. Tam tersine intikam peşindeki bu kadınların süreç içinde adeta sadist saldırganlardan bir farkının kalmadığı izlenimi yerleşiyor.

Ancak 2 Şubat’ta gösterime giren Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri  ve Paramparça adlı filmlerde kadınlar açısından oldukça farklı çözümler sergilenmekte.

Her iki filmde de kaybettikleri yakınlarıyla ilgili olarak, suçluların bir türlü yakalanmayışından, dolayısıyla adaletin yerine getirilmeyişinden usanan kadın karakterler, çaresizlik içinde bu işi kendileri çözmeye karar veriyor. Ne var ki, çok farklı anlatımlar ve sonuçlarla…

Özetle, Paramparça, cezaevinde gerçekleşen bir evlilikle başlıyor: uyuşturucu ticareti yaptığı için hapse giren Nuri, vücudunun her yanını kaplayan dövmelerden asi bir karakter olduğu anlaşılan Katja ile evleniyor. 

Yalnız bir dövme ayrıntısı ötekilerden ayrılıyor: her ikisinin de parmaklarında halihazırda yüzük yerine, aşklarının sonsuzluğunu simgeleyen dövme yüzükler var.

Birkaç yıl sonraya atlanıyor; artık Rocco adında bir de çocukları var. Nuri vergi danışmanlığı, çevirmenlik ve seyahat acenteliği yapan bir şirket kurmuş. 

Ancak, Katja'nın Rocco’yu Nuri’nin işyerine bırakıp kız kardeşiyle Türk hamamına gittiği bir gün neo-Naziler kocasını ve oğlunu bir bombayla öldürüyor.

Üç parçaya ayrılmış olan filmin ‘aile’ adlı bölümü burada sonlanıyor ve ‘adalet’ adlı bölüm başlıyor. Polis özellikle Nuri’nin uyuşturucu geçmişini göz önüne alarak onun Türk, Kürt hatta Arnavut mafyası tarafından öldürülmüş olabileceğinde ısrar ediyor. 

Bu zor süreçte ne kendinin ne de Nuri'nin ailesi Katja’ya destek oluyor. Katja’nın olay yerinde son anda gördüğü şüpheli bir motosikleti de polis pek dikkate almıyor.

Paramparça, asıl bu noktada kanlı canlı bir filme dönüşüyor. Kanlı canlı demişken, Katja’nın umutsuzluk ve boşluk içinde banyo küvetinde bileklerini kestiği bir sahne var. Tam o sırada telefonun telesekreterinden avukat arkadaşının bombalama ile ilgili bir çiftin yakalandığı ve mahkemeye verildiği duyuluyor. 

Bir anda canlanan Katja kandan kıpkırmızı olmuş suların içinden çıkarak bileklerini havluyla sarıyor ve hızla giyinerek soluğu mahkemede alıyor. O andan itibaren Katja’nın adaletin yerine getirilmesiyle ilgili tutkusu hiç tükenmiyor.

Sanıklar konusunda göze çarpan en ürkütücü ayrıntı ise onların artık toplumun da ötekileştirdiği dazlak ve gamalı haç dövmeli tiplerden ziyade, pekâlâ kapı komşusu olabilecek, temiz yüzlü, sarışın bir çift oluşu. 

Daha da ürkütücüsü, ırkçı saldırıların artık içselleştirilip toplumun her kesimine yayılmış olması ve bundan böyle kimin neo-Nazi eğilimli olduğunu bilememek anlamına geliyor.

Bir zamanlar Ku Klux Klanlar, aslında hepimizin tanıdığı insanlar oldukları için yüzlerini gizliyorlardı. Göründüğü kadarıyla şimdiki neo-Naziler kendilerini sıradanlıklarıyla, ‘normal’ insanlara benzemeleriyle gizliyorlar.
 
Ne var ki duruşmalar, içinde çivilerin de olduğu bombanın nasıl bedenleri parçaladığını tekrar tekrar dillendirmenin ötesinde bir işe yaramıyor. 

Mahkemenin son sahnesinde arka planda neo-Nazi çiftin beraat kararı sonucunda gülüşmeleri ve öpüşmeleri izlenirken, aynı anda ön planda Katja’nın bu durumla başa çıkmaya çalışan yüzünü görüyoruz. 

Bu ve benzeri birçok sahnede kamera hiçbir zaman Katja’nın yüzünden ayrılmıyor ve seyirci tüm gelişmeleri, Diane Kruger’in olağan üstü bir başarıyla oynadığı, kırılganlıkla kararlılık arasında hızla gidip gelen yüz ifadeleriyle empati kurarak içselleştiriyor.

Ancak Katja beraat kararını kabullenemiyor ya da kabullenmek istemiyor. Ne basit bir cenaze ritüeliyle ailesine veda edip, bir süre onların yasını tutarak hayata yeniden başlamaya yanaşabiliyor, ne de Nuri’nin ve Rocco’nun anılarına tutunup, hayatının geri kalanını kendini yasa boğarak geçirmek gibi melankolik bir seçeneği kabul ediyor.

Traji-komik bir yaklaşım sergileyen Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri  ise benzer durumdaki bir kadın üzerinden çok farklı bir yaklaşım sergiliyor: yine kızı tecavüze uğrayarak öldürülmüş bir kadın ve yine yerine getirilmeyen bir adalet. 

Ancak bu duruma katlanamayan Mildred, Ebbing kasabasının çıkışındaki üç reklam panosunu kiralayarak sırayla, ‘’Hâlâ tutuklama kararı yok mu?’’, ‘’Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz Komiser Willoughby?’’ ve son olarak da ‘’Ölürken tecavüze uğradı,’’ şeklinde mesajlar yazdırıyor.

Doğal olarak ortalık karışıyor. Kilisenin papazı dahil, üstüne vazife olmayan herkes Mildred’i vaz geçirmeye çalışıyor. Basmakalıp hiçbir mazereti kabullenmeye niyetli olmayan Mildred’in cevabı ise, ‘’Siyahlara eziyet etmekten kızımın katilini bulmaya vakit ayıramıyorsunuz herhalde,’’ oluyor.

Komiser Willoughby’nin astı olan yarım akıllı Dixon ise bu durumu herkesten fazla kişiselleştiriyor, Mildred’e yardım edenleri taciz ediyor ve her fırsatta 'pano girişimini’ sabote etmeye çalışıyor. Mildred’in yanı sıra filmin en ilginç karakteri Woody Harrelson’un başarıyla oynadığı Komiser Willoughby. 

Yüz ifadesi öfke, istihza ve işini başaramamanın verdiği eziklik arasında hızla değişen komiser, bir noktada kansere yakalandığını ve bu durumun işini hakkıyla yapmasına engel olduğunu söylüyor. Ancak Mildred bunu bile duygusal şantaj olarak algılayıp ondan görevini yapmasını talep ediyor.

Filmin kırılma noktası sonunda kansere yenik düşen Willoughby’nin özellikle Mildred ve Dixon dahil çevresindeki birçok kişiye yazdığı mektuplar. O zamana kadar negatif bir karakter olarak algıladığımız komiserin farklı bir yanını keşfederken, yazdığı mektubun içindeki küçücük iltifatların dahi insanların hayatını nasıl değiştirip önlerini açabileceğine tanık oluyoruz. 

Bu mektup sayesinde hayatındaki başarısızlıkları sudan sebeplerle ona buna nefret duyarak örtmeye çalışan Dixon’un dahi hayatı değişiyor; film çaresizlik ve umutsuzluğu göreceli bir optimizme dönüştürüyor.

Kuşkusuz bu yaklaşım Üç Billboard, Ebbing Çıkışı, Missouri’nin Paramparca’ya bir cevap olduğu anlamına gelmiyor. Ne var ki, iyimser alternatifler olduğu sürece her şey bir nebze daha katlanılır hale gelebiliyor.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar