alin taşçıyan
Kas 18 2017

İnadına umut, inadına dayanışma

 

Aki Kaurismaki, FIPRESCI Grand Prix ve Berlinale Gümüş Ayı sahibi filmi “Toivon Tuolla Puolen/Umudun Öteki Yüzü”nde, mülteci sorunundan birinci derecede sorumlu Avrupa’yı benzersiz tarzı ve mizahıyla yeriyor. 

Daha iyi bir hayat ister her insan. Ev ister, iş ister, aş ister, aşk ister. Sağlıklı, güven içinde, karnı tok, bir çatı altında, sevdikleriyle birlikte yaşamak ister. Geleceği için kaygılanmadan, mutlu ve huzurlu olmak ister. Aynı geçmişi, aynı toprağı, aynı kültürü, aynı dili paylaştığı kişiler arasında bulunmayı tercih eder. İnsan, insan gibi varolmak ister.

Aki Kaurismaki’ye Berlinale'de En İyi Yönetmen dalında Gümüş Ayı ve FIPRESCI Grand Prix kazandıran“Umudun Öteki Yüzü”nde, Khaled’i (Sherwan Haji) Halep’ten Helsinki’ye getiren böyle bir varoluş umududur. 

Aki Kaurismaki
Aki Kaurismaki

Eski kolonilerde yaşamak eziyetlidir. Ya totaliter rejimler altında ezilir insanlar ya iç savaşa sürüklenir ya da birbirlerine düşerler. Devran değişir, ideoloji değişir, bir başka totaliter rejim gelir; yine şiddet, yine yoksulluk içinde köşeye sıkışırlar.

Göç etmek isterler, uzaktan bir uygarlık anıtı gibi görünen, sömürü sayesinde kalkınmış olduklarını görmezlikten gelip ileri demokrasi havariliğine bürünen zengin ülkelere… Ölümü göze alırlar bir parça özgürlük, bir parça refah uğruna… 

Onları kollarını açmış bekleyen polistir oysa! Kapılarını açmış bekleyen, mahkeme ve kamplar; yumruklarını sıkmış bekleyen ise ırkçılardır. Bütün bunlara göğüs germeleri ve kendilerine sunulan iltica etme fırsatına minnettar kalmaları beklenir. “

Umudun Öteki Yüzü”nde, Iraklı Mazdak (Simon Al-Bazoon), Suriyeli Khaled’e akıl verir iltica süreci için… Gülümsemesini, mutlu ve rahat görünmesini öğütler: “Melankolik görünme, önce melankolikleri gönderirler.”

Yatakta tek oturan bir adam

 

Ama öyle sokakta da gülmemesi gerekir, sonra deli derler adama! Kaurismaki karakterleri gülmez, hatta yüzlerinde hemen hemen hiçbir ifade oluşmaz. Çağdaş birer Buster Keaton’dırlar adeta. Melankolik göründükleri için marjın dışına sürülmüşlerdir, marjinal olmadıkları halde. 

Kaçaklar neden kaçtıklarını, neler çektiklerini, sınırları nasıl aştıklarını anlatıp külyutmaz devlet memurlarını mağduriyetlerine ikna etmek zorundadırlar. Khaled “Finlandiya’da kalmak istiyorum, burada savaş yok,” der, basitçe.

Dürüst ve çalışkan yurttaşların vergilerinin doğru bir amaç uğruna harcandığından emin olmalıdır, memurlar. Vergi mükellefleri gelirlerini elde ettikleri şirketlerin ya da devletlerin kendi ülke sınırları dışında kimin kaynaklarını sömürdüğünü bilmek zorunda hissetmez kendini ama vergilerinin hizmet olarak geri dönmeyip ülkeye kaçak giriş yapmış yabancılar için harcanmasına fena içerler.

Kaurismaki’nin yalnız ve ketum karakterleri hariç… Onlar zor zar geçimlerini sağlayan işçilerdir ve dayanışmanın anlamını bilirler. 70’leri andıran bir alemde takılıp kalmış gibi, o loş ışıklı, kirli renkli, köhnemiş mekanlarda, demode giysileriyle, vazgeçemedikleri müzikleriyle sanki gün doğmayan bir gecenin içinde, doğayla hiç temas etmezmiş gibi yaşar ama insana değer verirler.

“Umudun Öteki Yüzü” çok yalın bir öykü anlatır: Müflis ve boşanmış, poker suratlı Wikström (Sakari Kuosmanen), pokerde kazandığı parayı salaş bir restorana yatırır. Otomobilini park ettiği yerde barınan Khaled ile tanışınca ona sahip çıkar. Restoranda barınmasına ve çalışmasına izin verir. Yolda kızkardeşinden ayrı düşmüş olan Khaled’in ona kavuşma çabası The Golden Pint’in hepsi birbirinden ‘cins’ (eksantrik ağır kaçardı) elemanlarına da dokunur. Onu polis baskınlarından korurlar.

Wikström ve ekipi restoranı tutundurmak için konsept üzerine konsept değiştirir. Yukata giyinip Japon turistlere suşi bile yaparlar! Meşhur Kaurismaki mizahı kapitalizmin girişimci ruhu, ekonomik gelişme ve inovasyon ile dalgasını -çorba kaşığıyla wasabi- misali acı acı geçer. 

Aki Kaurismaki hem sanatsal hem politik açıdan tutarlı çizgisini korur “Umudun Öteki Yüzü”nde. Bir önceki filmi “Le Havre / Umut Limanı” gibi insanların dayanışmayla sistemlerin üstesinden gelebileceğini anlatır; gerekirse sivil itaatsizlikte bulunarak… 

Bu yüzden politik doğrucu bir tavır ve gerçekçi bir biçemle ‘mülteciler’ denen kitleyi, grubu ve onların ortak dertlerini anlatmaz. Bir kişiye odaklanır, duygusal kaygıları fiziksel kaygılarının ötesine geçen bir bireye, sevecen bir ağabeye… 

Kendine özgü sinema dilinden de taviz vermez toplumsal gerçekçi bir film yapmak uğruna. Mizahının da görsel niteliğinin de özgünlüğünü korur. Finlandiya ve Avrupa’nın mülteci ve göçmen politikalarını yerden yere vururken izleyicisini hem estetik yönden tatmin eder hem güldürür. 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar