Kesik bir el olarak insan

Bu yılın animasyon dalında Oscar adayları arasında, son yıllarda en ciddi hayran kitlesine ulaşmayı başaran animasyon olan Karlar Ülkesi’nin (Frozen, 2013) devam filmi yok.

Onun yerine Ejderhanı Nasıl Eğitirsin (How To Train Your Dragon) üçlemesinin final filmi, Darwinci bir bilim adamının bir koca ayakla dostluğunu konu alan Missing Link, kapanmış bir sayfayı yeniden açsa da ilginç şekilde gereksiz hissettirmeyen Oyuncak Hikayesi 4 (Toy Story 4) ve zeki ve tuhaf bir tür Noel Baba başlangıç hikayesini ekranlara getiren Netflix yapımı Klaus adaylar arasında.

Bir de bu hafta vizyona giren, kısaca varoluşçu bir Fransız animasyonu diye tarif edebileceğimiz Bedenimi Kaybettim (J’ai perdu mon corps).

Amerikan yapımı olmayan filmler için konulmuş bir kotayı dolduruyor gibi, ancak böyle düşününce bile şaşırtıcı bir tercih. Jérémy Clapin’in yönettiği ve senaryosunu (Amélie’de Jeunet’nin de ortak senaristi olan) Guillaume Laurant’la kaleme aldığı film, uzun zamandır belki önce yetişkinleri gözeterek şekillendirilen animasyon dünyasının Amerikan ana akımında karşılık bulması zor bir yerine karşılık geliyor.

Türün animeler ya da onlardan etkilenen batı yapımlarından oluşan kanadında değil, tam olarak sert ve şiddet dolu bir uca da düşmüyor. Bir yetim hikayesi, bir aşk hikayesi, biraz naif bir tarafı var. Bir roman uyarlaması olmasına rağmen sanki ancak animasyon olarak düşünülebilecek bir film bu, zira önemli bir kısmı kesik bir elin doksanlı yıllarda karanlık bir Paris’te başından geçenlerden oluşuyor.

Animasyonun art house mahallesinde bir ev ise, öyle en gösterişlilerinden de değil. Velhasıl filmi Cannes’da Eleştirmenler Haftası’nda keşfeden Netflix (Türkiye ve Fransa gibi birkaç ülke hariç) dağıtım haklarını satın almış olmasaymış, böyle bir adaylığı hayal etmek mümkün olamazmış…

Bu zeki, tedbirli, dirençli ve sempatik elin hikayesi genç bir göçmen olan Naoufel’in hikayesi ile paralel olarak ilerliyor. Büyük sırları açık etmeyelim ancak aralarında bir bağlantı olduğunu kestirmek güç değil. Naoufel çocukken bir trafik kazasında kaybettiği anne babasının ölümünün ardından uzak bir akrabası tarafından büyütülmüş genç bir adam. Büyütülmüş dediğime bakmayın, edebiyatın ve sinemanın çok sevdiği bütün yetimler gibi çok derinde olmayan bir yerlerde kimsesiz bir çocuk olmayı sürdürüyor.

Geri dönüşlerde tanıdığımız anne babasının ona sundukları ilgiyi, şefkati ve olanakları bulamamış, yaralı ve kayıp bir genç adam olup çıkmış. Küçükken piyanist ve astronot olacağına inanıyordu, oysa şimdi motoruyla pizza dağıtıyor. Ve bu işi de beceremeyip yirmi dakika sınırını devamlı aşarak kazandığı paradan da oluyor.

Yine geç kaldığı evlerden birinde megafondan konuştuğu Gabrielle her şeyi değiştirecek, ona bir amaç, en son çocukken duyumsadığını hissettiğimiz bir yaşama arzusu verecek. Ancak kesik elin ve gri bir rüyaya benzeyen renk paletinin hissettirdiği üzere işler pek yolunda gitmeyecek.

Naoufel telefon rehberinden bulduğu Gabrielle’le tanışmayı, genç kadının ilgilendiği yaşlı marangozun yanına çırak olarak girmeyi başaracak ancak bu arada ilk kez megafonda duyduğu sesle gerçekten iletişim kurmasının önündeki asıl engelin onun kendi iç sesine olan uzaklığı olduğunu da anlayacağız. Yine çok fazla gelişmeyi ele vermeden: Bir tür kendini bulma yolculuğu bu. Elbette böyle yolculuklar her zaman bir kendini parçalara ayırma durağından da geçer. Yine de filmimiz kendince bir mutlu sonla bitiyor. O kırık ve yaralı, ama sahici mutlu sonlardan...

Kentte dolaşan kesik elin maceraları ile Naoufel’inkiler kuşkusuz bir tezat oluşturuyor. Perspektif farklı, anlatının kuralları farklı, filmin ritmi farkı. Kahramanımız kesik bir el de olsa fizik kurallarına riayet ediyor, bir el nasıl yürürse öyle ilerliyor ve her şey olabildiğine gerçekçi gelişiyor ama elbette başka türlü bir gerçeklik bu.

Kesik el kısımları yönetmene diyalogsuz, eski usul, saf sinemasal oyunların imkanını sunuyor. Buna karşılık Naoufel’in başrolde olduğu kısımlar biraz mızmız, biraz dramatik, biraz öngörülebilir. Oysa bu ikilik en başından bir bütünün iki parçasını izlediğimizi hissettiriyor bize. Parçalar birbirini tamamlıyor. 

Bir yandan da elbette kimsesiz Naoufel’i temsil eden bir metafor kesik el. Ancak Naoufel’in aksine o ne yapması gerektiğini, nereye ait olduğunu biliyor ve kararlılıkla yol alıyor. Nihayetinde Naoufel’in yavaş yavaş kesik elin bilgeliğini ulaşmasını bekliyoruz.

Filmi en başında biraz kestirmeci olarak varoluşçu diye nitelendirdiysek bunun nedeni etrafında döndüğü fikirler ve sorular kadar ziyadesiyle Fransız olan estetiği. Sartre’ın karakterlerinden birinin, vücuduna hala bağlı olsa da bir yabancı gibi duyumsamaya başladığı eli olabilirmiş pekâlâ…

Öte yandan kimi sorular ve muhtemel yanıtlar varoluşçuluğun perspektifinin dışında felsefi denizleri çağırıyor. İnsanı kavanozda bir beyin olarak hayal etmek mümkün oluyor da kesik bir el olarak anlamak neden zor geliyor? Belki Lukács’ın çalışan bir ele doğru evrimimiz üzerine modası geçmiş fikirlerine giden bir patika…

Nitekim Gabrielle bir kütüphanede çalışıyor ve olaylar felsefecilerin (ve kimi peygamberlerin) en sevdikleri yerler olan marangozhanede geçiyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar