Kolonyalizmin hortladığı gelecek distopyası

İçinde yaşadığımız çağ git gide bir distopyaya dönüşüyor. Gidişat, bilimkurgu edebiyatı ve sinemasının karanlık gelecek tasavvurlarına sıra gelmeden kıyametlerden kıyamet beğenebileceğimizi gösteriyor. İklim değişimi ve ekosistemin bozulmasıyla tetiklenen kıtlık, yangın, sel, kasırga gibi doğal afetler zinciri… Antibiyotiklere dayanıklı virüslerin yol açacağı salgın hastalıklar… Tek adam rejimlerinin neden olabileceği büyük savaşlar… Bu savaşların ya da deprem ve fırtına gibi afetlerin tetikleyebileceği nükleer santral patlamalarıyla yayılan radyasyon… 

O zamana dek bu senaryoların çeşitlemeleriyle büyük bütçeli filmler yapıp büyük paralar kazanırken insanları eğlendirmeye devam!

Philip Reeve’in 2001 yılında yayınlanan Yürüyen Kentler / The Hungry City Chronicles roman serisinin ilk kitabından Christian Rivers’ın uyarladığı Ölümcül Makineler / Mortal Engines de kıyamet sonrası bir distopyada geçiyor. Yeryüzü coğrafyası, 22. yüzyılda, Medusa adlı çok yüksek tahrip gücüne sahip silahların kullanıldığı bir savaşın ardından tamamen değişmiş. Kıtalar bin parçaya bölünmüş, bazı denizler kurumuş… Enerji ve yiyecek sıkıntısı başgösterdiği için sağ kalan insanlar devasa tankları andıran mobil kentlere doluşmuş ve yollara düşmüş. Yerleşik hayattan çıkıp avcı-toplayıcı evreye dönmüş insanlar; ama bu kez avladıkları ve topladıkları hemcinsleri, onların barınakları ile kaynakları… 

‘Yağmacı kentler’ devasa boyutta tank paletleri üzerinde ilerleyip toprakta metrelerce derinlikte izler bırakıyor. Diğer kentleri, 20. yüzyıl başında balina avına çıkmış gemiler gibi zıpkın fırlatarak yakalıyor, balinanın yağını hemen gemideki fırında çıkarmaları misali çabucak hurda haline getirip işe yarar bütün kaynaklarını ve parçalarını kullanıyor. 

Ölümcül Makineler’de birçok küçük yürüyen kent görüyoruz ama tek yağmacı kent var: Londra. Tepesinde St. Paul Katedrali’nin, önünde Trafalgar Meydanı’ndaki aslan heykellerinin bulunduğu, Londra Gözü’nün katlar arasında dönüp durduğu, bakımlı park ve bahçelere sahip, saat kulesi Big Ben’in bir köşesinde dikildiği, bir tasarım harikası! Bütün ikonik yapılarıyla metal bir canavara dönüşen Londra’yı görmek için izlenebilir, Ölümcül Makineler. 

Filmin yapımcısı Yüzüklerin Efendisi’ndeki Orta Dünya’yı yaratan Peter Jackson olunca Londra’nın avladığı ahşap payandalı tipik evleriyle Bavyera madenci kentinin, bulutların üstünde devasa bir balon demetini andıran, hafif olması için ahşaptan yapılmış uçan kentin, Bhutan’daki Kaplan İni Manastırı’nın mimarisinden esinlenilen, Çin mitolojisinde Şangri La, Hint mitolojisinde Şambala olarak anılan Himalayalardaki ütopyayı andıran, yağmacı kentlerden korunmak için bir barajın ardına kurulmuş Shan Guo kentinin birer tasarım harikası olmasına şaşmamak gerek. 

Yürüyen Kentler kitabını henüz okuma fırsatı bulamadığım için bilimkurgu sinemasının kült yapımlarını referans alan unsurların senaryoya sonradan eklenip eklenmediğini bilemiyorum… Ama Ölümcül Makineler, neredeyse bir antolojiye dönüşmüş. Philip Reeve’in mobil kent fikrini Diana Wynn Jones’un 1986 yılında yayınlanan ve 2005’te Hayao Miyazake’nin bir canlandırma filmine dönüştürdüğü Howl’ın Yürüyen Şatosu / Howl’s Moving Castle’dan esinlenmiş olması kuvvetle muhtemel, bambaşka bir konsept oluştursa da.

Kıyamet ertesi, dünyadaki kıt enerji kaynaklarının peşine düşme ve bütün hurdaların kıymete binmesi Mad Max serisinin de konusu… 
Kentlerin tozu dumana katarak kaçması, manevralar yapması, zincirler zıpkınlar kullanması ise görsel olarak, George Miller ve görüntü yönetmeni John Seale’in Mad Max Fury Road’daki olağanüstü çalışmasına özenmiş ama o düzeye ulaşamamış. Yapısı gereği filmin büyük bir çoğunluğunda CGI kullanıldığı için göz kamaştırmanın ötesine geçebilen, eski usul bir mizansen ustalığı beklememek lazım. 

Frankenstein’ın yaratığının robot versiyonu olan Shrike karakteri Terminatör’ün özelliklerini de taşıyor. Yürüyen kentlerin yağmacılığına karşı, kendi ihtiyaçlarını kendi karşılayan bir yerleşik düzeni, yani uygarlığın temellerini atan ‘site’yi savunanlar Yıldız Savaşları’ndaki asilere benziyor. Yürüyen Londra’nın hortlattığı Britanya emperyalizmi ise Yıldız Savaşları’ndaki İmparatorluğu. Finalde apaçık bir Darth Vader - Luke Skywalker ilişkisi göndermesi var. Aristokrasi bile hortlamış yürüyen Londra’da, sınıf ayrımı kimlik kartlarında yazılı! Başka uygarlıkların eserlerini talan etmenin diğer adı olan müzecilik anlayışı bile ihmal edilmemiş Londra paletler üzerine konurken!

Ölümcül Makineler’in tıpkı diğer türdeşleri gibi, fantastik tasarımlar ve bol aksiyondan oluşan, monotonlaşmış evlilikler kadar heyecanlı anlatısında ilginç olan şey, politik yaklaşımı. Aslında standart bir politik doğruculuğun ötesine geçmiyor, ama popüler sinemaya egemen olan kültürel kodları tersine çevirdiği için takdire değer. “Kentsel Darwincilik” kavramını ortaya atıp 20. yüzyıl ortasına dek süregiden kolonyalizmin, kıyamet sonrasında yeniden ortaya çıktığı ve daha saldırgan olduğu bir distopya kuruyor. Bunu yaparken de kolonyalistin adını koyuyor ve kolonyalizmin yağmacılık olduğunu net biçimde söylüyor. Batı iyi ve uygar, Doğu kötü ve barbar klişesini tersyüz ediyor. 

Yağmacı kent Londra’nın tepesindeki St. Paul Katedrali’ni bir kıyamet silahına dönüştürüyor. Filmde hiçbir dini ve ulusal gönderme yok ama yerkabuğunu parçalara bölen Medusa’nın o görkemli kiliseden çıkması, misyoner Hristiyanlığın kolonyalizmin askeri kuvvetlerle desteklenen en güçlü silahı olduğunu bu simgeyle vurguluyor. 

Filmin bütün simgelerini deşifre etmeyelim ama; umudun ve geleceğin hangi uygarlıklar ve etnisitelerle temsil edildiğinin, Medusa’yı durdurabilecek bilgeliğin kaynağının, Londra’dan kaçanların düştüğü konumunun ve bugünden geleceğe bırakacağımız arkeolojik eserlerin ne olduğunun çok manidar olduğunu da biz vurgulayalım. Hele müzede sergilenen “Amerikan tanrıları”nın ne olduğunu ve “ataların yiyecekleri”nin ne olmadığını gördüğünüzde kahkaha patlatmaktan kendinizi alamayacaksınız! 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar