Selim Eyüboğlu
Mar 31 2018

Korku ile ergenlik arasındaki git-gelli gezinti

Hemen her seyircinin sinemada kimi zaman, "bu film çok tanıdık; acaba bir uyarlama mı, yoksa daha da vahimi, bir apartma mı?" türünden bir dizi sorunun film boyunca kafasını kurcalaması çok tanıdık. Norveçli yönetmen Joachim Trier’nin son filmi Thelma da buna benzer sorular sorduran ve bu sorulardan alnının akıyla çıkan bir film.

Eili Harboe’nun birbirlerine zıt duyguları başarıyla canlandırdığı Thelma, Oslo’da üniversiteye yeni başlayan aşırı dindar bir ailenin kızı. 

Kızlarını her an kontrol etmek isteyen anneyle baba hangi saatte hangi derse girdiğinden, edindiği facebook arkadaşlarına kadar Thelma’nın özel hayatını izliyor; onun dünyevi zevklere kapılıp kontrolünü kaybetmesini istemiyorlar. 

thelma

Thelma arkadaş edinip birlikte bir bira içtiğinde dahi suçluluk duyuyor, bu gibi durumları babasına rapor edip etmemek konusunda tereddüt ediyor.

Ta ki, üniversitenin havuzunda Anja ile tanışana kadar... Birçok filmde sıklıkla başvurulan bir hikâye unsuru olarak havuzda karşılaşmanın baştan çıkarıcılığı bu sahne için de geçerli. Baştan çıkarılmak ise Thelma’nın kendini en suçlu hissettiği durum. 

Rüyalarında ara sıra vücuduna sürünerek üzerinde dolaşan bir yılan görüyor. Muhtemelen yılanın İncil’de anlatıldığı gibi kendini kandırıp baştan çıkardığını düşünüyor. Dahası yılan bir noktada Thelma’nın ağzından içeri giriyor. 

Tıpkı Michelangelo’nun Sistina Şapeli’nin tavanına resmettiği Düşüş’ü akla getiriyor: Kuyruğu ağaca sarılı olan yılanın çıplak vücudu aynı Havva gibi bir kadına ait. 

thelma

Havva ise gerek baştan çıkarıcı oturuşuyla gerekse hafifçe dönerek kendine uzatılan yasak elmayı kabul edişiyle yılan kadınla bir uyumluluk sergiliyor. Tıpkı Havva gibi Thelma da yılanla bir oluyor.

Anja ile bir sonraki karşılaşması kütüphanede gerçekleşiyor. Başta her şey sıradan bir karşılaşma gibi gelişirken, Thelma birden zangır zangır titrmeye başlayarak nöbet geçiriyor. Ve korku sinemasına bir giriş adına kuşlar kütüphanenin pencerelerine çarparak yere düşmeye başlıyor.

Derhal kliniğe götürülen Thelma’nın bu nöbeti klasik tıp ile açıklanamıyor. Thelma’nın MR çekimleri ve beyin faaliyetlerinin ölçümleri sırasında ise aşırı parlak bir ışık muayenehanenin, hatta kliniğin duvarlarını aşıp şimşek çakması gibi ortalığı aydınlatıyor, çevredeki ışıklar yanıp sönmeye başlıyor. 

Bu etkileyici sahne doğaüstü bir güç gibi anlatılması imkânsız bir durumu anlatmak çabasıyla bir anlamda ‘süblim’ duygusu yaratıyor.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Thelma telekinetik güçlere sahip olduğunun farkına varıyor. 

Eşyaları hareket ettirmek ya da insanları iradeleri dışında bir yerlere gönderebilmek gibi yetenekleri iradesi dışında gelişiyor. Bu da ailesinin özel hayatını niçin kontrol ettiğine bağlanıyor. 

Babası, çocukluğundan beri bu gücün vardı… İyi bir Hıristiyan olursan bundan kurtulursun sanmıştık…şeklinde durumu açıklıyor.

Kuşkusuz Thelma’nın telekinetik güçleri ve aşırı dindar ailesi en sıradan sinema seyircisine dahi Brian de Palma’nın bir korku klasiği olan Carrie’yi hatırlatıyor. 

Tıpkı Carrie gibi Thelma da arkadaşlar edinip onların sosyal çevresine girmek için can atıyor, ne var ki muhafazakâr yetiştirilme tarzı arkadaş edinebilmesini zorlaştırıyor. 

Dahası Anja’nın arkadaşları onun dindarlığı ve toyluğuyla alay ediyor, bir parti sırasında ona ot içiriyorlar. İçtiği otun etkisiyle bir nebze dahi suçluluk duymadan Anja ile herkesin ortasında bir ön sevişme yapıyor. Ne var ki, Anja’nın arkadaşları içtiğinin ot olmadığını sıradan bir sigara olduğunu açıklayarak onu küçük düşürüyorlar.

Bu sahne, filmin Carrie’yi en çok anımsattığı sahne. Tıpkı Thelma gibi Carrie’ye de bir ‘eşek şakası' yapılıyor; mezuniyet balosunda tam kraliçe seçildiği anda üzerine domuz kanı döküyorlar; Carrie’nin küçük düşürülmenin öfkesiyle harekete geçen telekinetik güçleri ortalığı kan gölüne çeviriyor…

Neyse ki iki film arasındaki paralellik bu noktada bir yol ayrımına gidiyor: Thelma, ot içirilme konusunda düştüğü bu tuzak sayesinde Anja’ya karşı hissettikleriyle yüzleşiyor. 

Ve bu durum davet edildiği bir bale gösterisi sırasında doruk noktasına ulaşıyor. Filmin bu en etkileyici sahnesinde balenin erotik bir anında Anja, Thelma’yı okşamaya başlıyor, 

Thelma da karşılık veriyor. Sahne baleye ait görüntüler, Anja ile Thelma’nın birbirlerine dokunuşlarını gösteren detaylar arasında gidip geliyor. 

Ancak beklenmedik bir şekilde oditoryumun tavanı sallanmaya başlıyor ve üzerindeki ağır ışıklar insanların tepesine düşecek gibi oluyor; Anla oturduğu yerden kaçarak ayrılıyor…

Carrie ile olan bu yol ayrımı, Thelma’yı Mavi en Sıcak Renktir, Pan’ın Labirenti ya da Uğur Böceği gibi ‘ergenleşme’ filmleri türüne yaklaştırıyor. Ne var ki, bu bile Thelma’nın korku sinemasına mı, yoksa ergenleşme türüne mi ait olduğu sorusunu açıkta bırakıyor. 

Thelma’nın kalabalık kampüste öteki öğrencilerin arasına karıştığı son sahne filmleri türlerine göre ayırıp farklı kutulara yerleştirmenin ne kadar sorunlu bir yaklaşım olduğunun bir göstergesi gibi. 

Tıpkı Jim Jarmusch’un Sadece Âşıklar Hayatta Kalır filminin başarısının benzer bir belirsizlik üzerine kurulu olması gibi Thelma da bu konuda kayda değer bir ustalık sergiliyor.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar