Evrim Kaya
Eyl 13 2019

Kruger ve Freeman: Sakin ve soğuk

Bu hafta vizyona giren Casus (The Operative), aynı Türkçe ismi taşıyan yüzlerce film arasından hemen sıyrılacak bir film olmasa da türün meraklıları için iyi bir seçenek. Casus filmlerinin git gide daha fazla aksiyona boğulmasına ve ardı ardına gelen ters köşelere alıştığımız bu dönemde alabildiğine düz ve sakin ilerliyor film.

Bunların yerine mümkün olduğunca sade ve gerçekçi sahneler kurmaya çalışıyor ve gücünü başta filmin esas yükünü sırtlayan Diane Kruger olmak üzere sağlam oyunculuklardan alıyor. Kruger yer yer naif olabilecek bir duygusallıkla yazılmış karakterini kendine has sertlik ve soğukkanlılıkla dengeli bir yere çekerken, teşkilattaki amiri rolünde ona eşlik eden Martin Freeman hikayeye bir çeşit yumuşaklık getiriyor.

İkilinin elinde heyecan verici ayrıntılarla kurulmuş çarpıcı karakterler yok ama ellerindeki malzemeden olabildiğince izlenebilir portreler çıkarıyorlar.

Eski bir Mossad ajanı olan Yiftach Reicher-Atir’in İngilizce Öğretmeni adlı romanından uyarlanan hikaye, babası İngiliz annesi Alman olan Rachel’in Mossad ajanı olarak İran’a gidişini konu alıyor. Rachel’la birlikte İsrail-Londra-Düsseldorf-Tahran arasında gidip geliyor, bir ara Türkiye sınırında bir gerilimin içine düşüyoruz.

Filmin geri dönüşlerle Thomas’ın gözünden anlattığı bu macera Rachel’ın İranlı bir aile şirketinin zengin sahibi Farhad’la (Cas Anvar) çalışırken onunla bir ilişki yaşamaya başlamasıyla karmaşıklaşıyor.

Rachel’ın İsrail ile hikayede zaten pek sağlam kurulmayan duygusal bağları zayıflarken, Mossad tarafı da onu gözden çıkarmadan önce uzun uzun düşünme gereği duymuyor. Ortaya çıkan bu kaçak ajan – gizli servis çatışmasında arada kalan Thomas’ın (aslında yine çok iyi anlamadığımız nedenlerle) Rachel’e duyduğu bağlılığın sınanmasını izliyoruz.

Rachel’ın Farhad’la olan duygusal yakınlaşmasında da, Thomas’la olan dostluğunda da ajan filmlerinin dünyasında görmeye pek alışkın olmadığımız bir doğrudanlık var.

Hikâye ise geri dönüşlerle de olsa genelde uzun konuşmalar ve iç mekânlarda geçen sahnelerle ilerliyor. Kimsenin havaya uçan bir köprüden iki yüz elliyle giderken alev almış bir motosiklete atladığını görmüyoruz örneğin. Kimileri bu durumu sıkıcı bulacaktır ancak bana kalırsa ya git gide daha aşırıya kaçan ya da soğuk savaş dönemi gibi egzotik bir geçmişin cazibelerine yaslanan casusluk filmlerine alıştığımız bu dönemde tüm bunlara gerek duymayan “düz” bir filmin kendine has bir çekiciliği var.

Rachel’ın Tahran’da geçirdiği dönem sakin temposuyla, bu türden filmlerden pek alışkın olmadığımız incelikte bir İran portresi sunuyor.  İzleyiciyi İran’ın zenginlerinin gizli hayatına ve meşhur ev partilerine taşırken oryantalist olmayan, olabildiğince abartısız bir dil kullanıyor. Tezgahların dağılıp etrafta tavukların koşuşturmadığı bir pazar sahnesi izlemek güzel...

Film ayrıca kısa süre ayırsa da dengeli kurmaya gayret ettiği Farhad karakteri üzerinden İran toplumuna, İsrail’in İran siyaseti ve uluslararası ambargoya epey ölçülü bir yaklaşıma sahip olduğunu belli ediyor. İkinci filmini çeken İsrailli yönetmen Yuval Adler ilk filmi Betlehem’de Filistinli bir muhbir ile İsrailli bir ajanın hikayesini konu almıştı.

Adler İngilizce bir yapımla dünyaya açılırken bir kez daha Mossad’ın “iyi adam” olmadığı bir hikayeye imza atmış. İran’da geçen her sahnede seyirci kimi alışkanlıklarla kendisini daha kötüsüne hazırlıyor, bir bit yeniği arıyor ancak filmin bütününde bu bit yeniği beklentileri bir şekilde hep boşa çıkıyor.

Ancak sadelik ve sükûnetin filmin aleyhine işlediği anlar da yok değil. Söz gelimi hikayede bir tür doruk noktası olması gereken, karakterde bir tür dönüşüme neden olan, karakterimizin ilk kez “ellerini kirlettiği” sahne de filmin genel monotonluğu ve sakinliği içinde biraz kayboluyor.

Rachel’ın motivasyonlarını da, onların kaybolmasını ya da dönüşmesini de pek anlamıyoruz. Rachel’dan daha çok onun gözünde olmamıza rağmen Thomas’a da hep mesafeli kalıyoruz. Rachel’ın gerçek hayatındaki tek yakını olan babası ise hiç görünmüyor. Varlığından şüphe etmemiz için bir neden olmayan bu karakterin kadraj dışı kalmasını izah etmek de zor. 

Yine casus filmlerinden alışkın olmadığımız şekilde açık bir finalle noktalanıyor bu hikaye. Yönetmen yalnızca Thomas ile Rachel’ın duygusal dünyalarındaki ilerlemeyi bir şekilde neticelendirmeyi önemsiyor, olaylara ise pek takılmıyor. Filmin finali pekala başka bir casus filminin ilk on dakikasında olabilecek sıradan bir anla geliyor. Bunun da iyi bir tercih olduğuna kuşku yok.

Casus’un  alamet-i farikası Adler’in aksiyon ve dram konusundaki bu adeta anakronik tutumluluk. Seyircinin filmi sevip sevmediğini belirleyen de kaçınılmaz olarak bu olacak.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.