alin taşçıyan
Şub 17 2018

Küçük Deniz Kızı ile Karagölün Canavarı’nın aşkı

Dikkat spoiler içerir!

Andersen’in Küçük Deniz Kızı masalının kahramanı, bir gemide doğumgününü kutlarken gördüğü prense aşık olur. Çıkan fırtınada gemi batarken onu kurtarır ve kıyıya taşır, bir prenses ve nedimeleri onu buluncaya dek bekler… Ancak kendine gelen prens, prensesi kurtarıcısı sanır. Küçük Deniz Kızı prensle birlikte olabilmek için kuyruğunun yerinde bir çift bacak olmasını ister. Gittiği büyücü, güzel sesine karşılık ona bir çift bacak verir, ama her adımında acı çekecektir. Ve sevdiği prens başkasıyla evlenirse ölüp deniz köpüğüne dönüşecektir… Küçük Deniz Kızı acıyı göze alır… Ama aşkının sonu hüsranla biter.

Guillermo del Toro’nun Suyun Sesi adlı masalsı filminin kimsesiz kahramanı Elisa (Sally Hawkins) ise bebekken boğazında oluşan ve çizgiler halinde iz bırakan bir yaralanma nedeniyle konuşamaz. Gece vardiyasında temizlikçi olarak çalıştığı uzay araştırma laboratuvarına getirilen, Amazonlarda yakalanmış, orada tanrı sayılan, tıpkı kendisi gibi konuşamayan, “Gördüğüm en yalnız şey” diye tanımladığı amfibik bir adama (Doug Jones) aşık olur… Kendisini bir ‘dilsiz’ olarak görmeyen, olduğu gibi kabul eden bir erkektir onun için…

shape

Türkçeye Suyun Sesi diye çevrilen ama Suyun Şekli anlamına gelen bu film, parti süslemesi olarak asılan, sürekli kendi etrafında dönen, DNA zincirini andıran, büklümlü ve parlak krepon kağıtlarına benziyor. Hareketli, renkli, ışıl ışıl, izlemesi zevkli. Del Toro, altmetni ve yan hikayeleri o kadar zengin tutmuş, metaforlar ve simgelerle, çözümlenmesi için o kadar çok malzeme vermiş ki Suyun Sesi hakkında birçok farklı unsur üzerinden onlarca film okuması yapılabilir. Sadece filmde yeşil rengin egemenliği ve üç farklı yerde karşımıza çıkan yeşil jöle üzerinden bile dönemin ABD’si hakkında çok şey söylenebilir.

Özellikle kadın ve LGBTİ izleyici kitlesine hitap eden bir romantizmle yoğrulmuş, bu çağdaş peri masalı, bir rüya sahnesiyle başlıyor: Sevecen ama hüzünlü bir erkek sesi, su altında bir apartman dairesinde, üzerinde battaniye, altında kanepeyle yüzer halde uyurken gördüğümüz bir kadın hakkında bir masal anlatıyor. Kadının başucundaki saat çaldığında su altından gerçek hayata geçiyoruz. Jungcu yaklaşımla suyun simgelediği her şey bulunuyor bu filmde!

shape

Elisa’nın gündelik hayatını izlerken ister istemez Jean-Pierre Jeunet’nin Amelie adlı filminin kahramanı geliyor aklımıza. Elisa, bir sinema salonunun üst katında yaşıyor. Karşı dairedeki ressam komşusu Giles ile birbirlerinden başka kimseleri yok. Bir de Giles’ın kedileri var… Elisa dilsiz, Giles gay olduğu için yalnızlar, kıt kanaat geçindiklerinden sosyalleşemiyorlar da…Televizyonda eski müzikalleri  izlemekle geçiyor zamanları… Alt katlarındaki görkemli sinema salonu ise izleyici bulamıyor artık… Sinemanın altın çağı geride kalmış… O tarihi epiklere ve müzikallere şapka çıkarıyor Guillermo del Toro.

’60’lı yıllara ve sinemasına ise birkaç ayrı çerçeveden bakıyor ve farklı türleri ironik bir tonla harmanlıyor. Romantik komedi, fantastik, Soğuk Savaş dönemine özgü B sınıfı film, dönem filmi… Romantik komedi çünkü ortada kutuplaşmış bir dünyada geçen, uğruna yasaları çiğnemenin hatta ölümün göze alındığı bir aşk var ama kara mizah da üst seviyede. Kahramanlarından biri doğaüstü bir varlık, insan anatomisine sahip ama derisi pullarla kaplı, suda yaşayabilen, solungaçları bulunan ve iki türlü solunum yapabilen bir amfibik canlı. Bu canlı için Soğuk Savaş döneminin korkularını yansıtan filmlerden Kara Gölün Canavarı / Creature from the Black Lagoon (1954) model alınmış.

shape

Aynı canavarı estetize ederek, ona tehditkar değil cazip bir görünüm vererek yeniden tasarlamışlar. Suyun Şekli renkli olduğu için, derisinin altından mavi ışıklar saçan damarlar geçen ve şefkatli kocaman gözlere sahip amfibik adam, korkulası bir canavara değil hayran olunası bir atlete benziyor. Çin ve Kore mitolojisinde, Taocu inançta su ejderhasının iyileştirici gücü vardır, yaratıcılığı temsil eder ve koruyucu bir figür olarak kullanılır. Batı’daki ateş saçan kötücül ejderhalardan farklıdır… Yaratığa böyle bir rol biçiliyor.

Soğuk Savaş’ın yarattığı zenofobi ve paranoyayı yansıtan en tipik filmlerin yönetmeni Jack Arnold’ın imzasını taşıyan Kara Gölün Canavarı’da Julie Adams’ın canlandırdığı Kay, canavarın arzu nesnesi olur. Filmin antolojilere giren sahnesinde Kay gölde yüzerken, canavarın da dipten ona paralel olarak sırt üstü yüzdüğünü görürüz. Bu paralel yüzme bir tür kur yapma ritüelidir adeta. Canavar kadını arzular, sonra da kaçırır.

Guillermo del Toro, eril bakışı reddedip geleneksel cinsiyet rollerini de tersyüz ediyor Suyun Şeklinde: Elisa başından itibaren merak duyuyor su tankında tutulan canlıya. Bir hayvanla iletişim kurar gibi -kendisinin başlıca gıdası olan- haşlanmış yumurta ikram ediyor ona. Amazon yerlileri onu tanrı saydıkları için petrol sondajına izin vermeyince kaptığı gibi laboratuvara getiren, bir an önce viviseksiyon uygulanmasını istediği, sürekli elektrikli copla işkence eden, sadist güvenlik şefi Strickland’ın iki parmağını ısırarak kopardığını bildiği halde ona şefkat gösteriyor.

shape

Laboratuvara pikap sokup müzik dinletiyor. Vicdanlı bir Rus ajanı (devir espiyonaj devri, SSCB - ABD uzay yarışında, Del Toro’ya mizah malzemesi bol) bilimadamının da yardımıyla viviseksiyondan kurtardığında ise kendi evindeki küvette saklıyor amfibik sevgilisini. Her gün işe gitmeden önce doldurup içinde mastürbasyon yaptığı küvette! Elisa ile amfibik sevgilisinin aşk yuvası oluyor o banyo!

Hatta filmin en fantastik yanı amfibik adamın varlığı değil: Elisa’nın iki musluktan akan suyla ve kapının altına sıkıştırdığı havluyla banyoyu tavana kadar doldurup havuz haline getirmeyi başarması! Sevgilisiyle onun doğal ortamında sevişmek için! Guillermo del Toro’nun Jungcu yaklaşımından şüphe yok!

Hele amfibik, gay ve Rus ajanı olan üç karakteri dışında erkekleri temsil biçimi yok mu! Filmin kötü adamı, ırkçı, maço ve sadist Strickland’ın copuyla, karısıyla  ve otomobiliyle ilişkisini anlatma biçimi, onun üstü beş yıldızlı generalin, Giles’ın uğruna misket limonlu berbat turtaları yediği, cafe’de çalışan çocuğun, eski patronunun, Elisa’nın temizlikçi arkadaşı Zelda’nın kocasının kişiliklerini tasviri zaman zaman duygusallık dozu aşırı kaçan filmde yüreklerimize su serpiyor!

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar