alin taşçıyan
Haz 01 2018

“Kur'agaca yol sorunca teferrüclen yoluna geç”

Gideridüm ben yol sıra yavlak uzamış bir agaç

Böyle latîf böyle şîrîn gönlüm eydür bir kaç sır aç

Böyl' uzamak ne ma‘nîdür çünki bu dünyâ fânîdür

Bu fuzûllık nişânıdur gel beri miskînlige geç

Böyle latîf bezenüben böyle şîrîn düzünüben

Gönül Hakk'a uzanuban dilek nedür neye muhtâc

Agaç karır devrân döner kuş budaga bir kez konar

Dahı sana kuş konmamış ne gügercin ne hod duraç

Bir gün sana zevâl ire yüce kaddün ine yire

Budaklarun oda gire kaynaya kazan kıza saç

Er sırrıdur sırrun senün er yiridür yirün senün

Ne yirdedür yirün senün sana soraram iy agaç

Yûnus Emre sen bir niçe eksükligün yüz bin anca

Kur'agaca yol sorunca teferrüclen yoluna geç

Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı, Yunus Emre’nin yolda rastladığı güzel ve uzun ağacın aksine “eğri büğrü” bir ağaç. Filmde öyle tanımlanıyor…

Ama Yunus Emre misali ağacın -temsil ettiği karakterlerin- fani dünyadaki anlamını ve yerini sorguluyor, uzun uzadıya. Kendiliğinden yetişen ve meyve veren bu ağaç, üç kuşaktan taşralı erkeği temsil ediyor:

Her kuşak bir öncekiyle çatışarak, eğitim ve dünyaya bakış açısından belirli bir açıdan ileri giderek, bazı nitelik ve değerleri kazanıp bazılarını yitirerek, taşranın ve ülkenin koşullarında hayal kurmaya devam ederek, hayalini gerçekleştirse bile gerçekliğin sınırlarını aşamayarak, onun içine kapanıp kalarak yaşıyor bu film-roman içinde. Kadınlara ise çile doldurmak, statükoyu kabullenmek, kocalarını her ne pahasına olursa olsun sevmek, oğullarına toz kondurmamak ve televizyonda dizi izlemek düşüyor bu taşra manzarasında.

188 dakikalık bu etkileyici yapıtı izledikten, özellikle de finalinde tepeden tırnağa ürperdikten sonra Yunus Emre’den af dileyerek “Nuri Bilge sen bir nice, eksikliğin yüz bin onca, / Kuru ağaca yol sorunca, ferahlıkla yoluna geç” demek istedim.

Çünkü Ahlat Ağacı, herkesten önce Ceylan’ın kendi kendine meydan okuması! İzleyici ve sinema dünyasına “İşte metin, işte görüntü, işte anlam!” deme iddiasını hiç tevazu göstermeden taşıyor; ama asıl mücadelesi kendi filmografisiyle: Sözsüz Koza’dan çıkan yönetmenin kamerasını yine yer yer rüzgarda sallanan ve hışırdayan yapraklara yönelterek çektiği, ama bu kez okuduklarını, etkilendiklerini, düşündüklerini, biriktirdiklerini sözle de anlatmaya ve tartışmaya doyamadığı bir film, Ahlat Ağacı.

Nuri Bilge Ceylan, zaman içinde Çehovyen senaryolarını dolaylı Çehov uyarlamalarına dönüştürdü. Şair Ataol Behramoğlu’nun, çevirmeni olduğu Çehov'un oyun yazarlığını değerlendirdiği bir yazısında, bir taşra kentinde geçen Üç Kızkardeş üzerine yazdıkları; Ceylan’ın bütün filmlerindeki duyguyu Ahlat Ağacı’nda nasıl da yoğunlaştırdığını ifade ediyor:

“Yaşanan hayatın, toplumsal çevrenin, boğucu taşranın eleştirisi bu oyunda doruktadır. Oyundaki yitik aydınlardan Andrey şöyle der: ‘Moskova'da bir restoranın muazzam büyüklükteki salonunda oturursun, kimse tanımaz seni ve sen kimseyi tanımazsın, ama yine de yabancı hissetmezsin kendini. Burada ise herkesi tanırsın, herkes seni tanır; yine de yabancısındır, yabancı... Yabancı ve yalnız…' Bu taşra ortamında, bilginin, öğrenilen şeylerin de bir anlamı yoktur”.

Çanakkale’de okuduğu üniversiteden mezun olup memleketi Çan’a dönen, ilk kitap dosyasını bastırmak için uğraşan Sinan ile kumar alışkanlığı yüzünden ailesinin ve çevresinin saygısını yitirmiş, ilkokul  öğretmeni babası, yabancı ve yalnız kahramanlar, bildiklerinin de başkaları için bir anlamı yok…

Aksi ve sert mizaçlı büyükbaba ise yaşamayı hayatta kalmak olarak gören toprak adamını temsil ediyor.

Sinan’ın, kitabına sponsor olmaları umuduyla görüştüğü Belediye Başkanı’nın ve kum ocağı işleten bir işadamının vizyonsuzluğu, telefonda konuştuğu öğretmenlik ataması yapılamayınca polis olan okul arkadaşının acımasızlığı, inanç üzerine tartıştığı iki köy imamının kaderciliği ve maddiyatçılığı, aşk ve özgürlük hayalleri kurarken kendini gelenekçi ailesinin ve evliliğin pençesinden kurtaramayan kız arkadaşının seçeneksizliği hem günümüz Türkiyesini tarif ediyor hem Çehov’un öykü ve dramalarındaki taşradan süzülüyor.

Atanamayan öğretmenlerin polis olup sinirlerini göstericilerden çıkarması şeklinde polis şiddeti ‘açıklama’ oldukça tartışmalı, kuşkusuz. Hele bir de Sinan’ın askerliğini tek bir sahneyle geçiştirmesi, filmdeki lirizmi korumakla birlikte, gündeme ve toplumsal gerçekçiliğe değinme işlevini bozuyor.

Ceylan, bu kez Dostoyevski etkisini de ağırlıkla hissettiriyor, özellikle de kahramanlarının ahlaki çelişkileri açısından. Kumar, Kumarbaz romanının kahramanı Aleksey İvanoviç’ten ziyade bu alışkanlığın pençesindeki Dostoyevski’yi çağrıştırarak baba karakterinin öne çıkan özelliği olarak vurgulanıyor. Nietzsche ise zaman zaman sertliği ve nihilizmiyle filme baharat katıyor.

Ahlat Ağacı’nın metni bir senaryo değil de diyalogları bol bir roman, adeta. Kahramanlarının diyalogları, kendi gerçekliklerine ve filmde yaratılan durumlara uygun düşse de 19. yüzyıl Rus edebiyatının diyaloglarını da andırıyor. Ağdalı değilse de kitabi.

Bazı anlarda yeniden dinlemek isteyeceğimiz uzunlukta cümleler kuruyor, “Ben bunu daha önce nerede duymuştum ya da okumuştum,” diye düşündürüyorlar. Filmi ikinci kez DVD ya da VOD’den izlemek ve sonra yazmak isterdim ki bulmaca çözer gibi referanslarını tek tek bulayım…

Öte yandan bu, keyifli ama gereksiz bir çaba olurdu: Ahlat Ağacı, birçok yazarın fikirlerinden ilham alan üç senaristin, Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan ve Akın Aksu’nun, hepsini özgün bir öykü çerçevesinde kaynaştırmayı becerdiği, zengin bir metin.

Farklı elementlerin bir araya gelmesinden doğan, kendine özgü fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip bileşikleri andırıyor. Edebiyat, din, mitoloji, psikanaliz referansları, motifler, simgeler, metaforlar  gözlemlere, sosyo-ekonomik yapıya dair tespitlere, güncel ve yakıcı meselelere karışıyor.

Çanakkale ve Çan’da geçen filmde, sadece Truva Atı’nın Freudyen kullanım biçimi bile filmi, bu imge üzerinden giderek ister Homeros’un Iliada’da anlattığı savaş taktiği ister evrensel kültür mirası olarak okumaya yetecek bir anlama büründürüyor.

Yine paranın, altının ve sarı rengin sembolizasyonu da filmi beraber ve ayrı ayrı okumaya yetecek malzeme sunuyor: Aile içinde sürekli parasızlık çekilmesi, hırsızlık yapılması, borç alınıp verilirken nakit para yerine altın tercih edilmesi, Sinan’ın bir çeşme başında karşılaştığı Hatice’nin (Hazar Ergüçlü) bir kuyumcuyla evleneceğini altın ve gümüşle dolu bir oda metaforuyla anlatırken yüzüne vuran güneş; bir tartışmada bir imamın (Öner Erkan) İslamın ilk sahabelerinden Ebu Zer Gıfari’den söz etmesi, yoksullara altın dağıtan, servet birikimine karşı çıkan bu yalnız müminin adı Zer’in Farsça ve Kürtçede altın ve altın rengi / sarı anlamına gelmesi, bu rengin filmdeki sürekliliği semiyoloji açısından Ahlat Ağacı’nı zenginleştiriyor.

Bir aşk üçgeninde Sinan’ın dudaklarının diğer iki kişinden aldığı darbeler misali ayrıntılar ise filme kıvam arttırıcı etkisi yapıyor. Ahlat Ağacı’nın yoğun ve çokkatmanlı altmetni, uzun cümleli diyaloglarla birleşince izleyiciyi zihnen yoruyor, ama bir o kadar da tatmin ediyor.

Nuri Bilge Ceylan, böylesi bir metni yazdıktan sonra da görsel olarak altından kalkma mücadelesine girişmiş. İlk planda bir camın ardından gördüğümüz Sinan’ı filmin geriye kalanında hiç doğrudan güneş ya da lamba altında görmüyoruz, yüzüne hiç doğrudan ışık vurmuyor.

Aksine arkaplanın göz alıcı parlaklığı vurgulanıyor ki o hep gölgede kalsın. Sanki onun hayatında hiç aydınlık yok ya da o bile isteye sırtını dönmüş aydınlığa…

Sarı renk bir leitmotif olarak planların birçoğuna egemen. Mevsim sonbahar olduğu için sararmış yapraklar, aralarından süzülen güneş, yol kenarındaki çizgiler, gelip geçen araçlar, saman balyaları önplana çıkıyor.

Tiyatro kökenli oyuncularının yeteneğinden ve -tahminen- disiplininden yararlanarak performanslarını bir ölçüde garantilemiş, Ceylan. Kurguda kullanılan sahnelerde hiçbiri falso vermiyor. Özellikle Doğu Demirkol’un başarısı hayranlık verici.

BKM gösterilerindeki performansından bu role geçişi tırtılın kelebek oluşu gibi bir metamorfoz!  Sinan’ın yerel yazar Süleyman’a (Serkan Keskin) musallat olduğu uzun sahnede ikisinin diyaloğunun akıcılığı ve git gide tırmanan gerilimi filmin en keyifle izlenen kısmını oluşturuyor. Bu bölümü çıkarıp bir kısa film niyetine izleyebiliriz. Bir de Bennu Yıldırımlar’ın samimiyeti ve ustalığıyla, eş ve anne kimliğinin ötesinde bir kişilik oluşturulmamış bir kadını insanileştirerek hayran bırakıyor kendine.

Murat Cemcir’in canlandırdığı baba karakteri İdris, ne yazık ki oldukça karikatürize kalmış. Kumar zaafına (öncesinde ne yaptığı meçhul ama ganyan oynamaktan ibaret bütün kabahati) ve ailesini ihmal etmesine rağmen, asla kötü olmayan, hayvanları ve doğayı seven, kendince idealist ve çalışkan bir adamı onun kişiliğine uygun gelmeyen bir ses tonuyla ve tavırlarında tam anlamlandıramadığım bir hafiflikle canlandırması yadırgatıcı bir tercih.

Belki NBC de Çehov misali yapıtını komik buluyor, ama ben Stanislavski misali onu trajedi gibi yorumluyorum! İdris’in yıllardır inatla kazdığı ama bir türlü su çıkaramadığı, filmin finalinde de çok önemli bir yer tutan kuyu onun köylüler tarafından alay konusu edilmesine neden oluyor. Bu da filmin doğrudan Çehov referanslarından biri.

Not Defteri’ne şöyle yazmış büyük usta:

“Bir Müslüman ruhunu kurtarmak için kuyu kazar. Eğer hepimiz bir okul, bir kuyu ya da böyle bir şey bıraksaydık ne güzel olurdu, böylece hayat ardında bir iz bırakmadan sonsuzluğa geçmezdi”.

Müslümanlık, Kur’an ve genel olarak inanç ilk kez bir NBC filminde baskın bir tema olarak beliriyor. Sinan, kimbilir kimin ağacından elma çalarken yakaladığı, yasak meyve ve şeytanı anarak şakalaştığı iki genç imamla birlikte -altında yine bir borç meselesini yattığı- bir din tartışmasına giriyor.

Birlikte yürürlerken uzmanlara göre Bach’ın inancını ve Ahit teolojisini yansıtan Si Minör Passacaglia ve Füg’ünün çalması manidar geliyor, öküz altında buzağı aramasak bile!

Doğrusu, Kur’an-ı Kerim’den, Ebu Zer’den, İbni Arabi’den ve başka kaynaklardan görüşlerin çatıştığı ve günümüz Türkiyesini yansıtan bu uzun sahne filmde biraz eğreti duruyor. Soru sordurmuyor, merak uyandırmıyor, yapılıp bitirilmiş bir tartışmanın sonuç bildirgesi gibi ortaya bırakılıyor.

Sinan’ın okul dönüşüye başlayıp gelişen Ahlat Ağacı, askerlik dönüşünde final yapıyor. Sinan’ın da İdris’in de geçirdiği değişim ve yüzleşmelerinin ardından gelen katharsis hakikaten tüyler ürpertici ve dokunaklı. Filmi başa sardıran ve yeniden izleme arzusu uyandıran güçte bir son.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar