Tiny Url
http://tinyurl.com/y4gb8qdj
alin taşçıyan
Şub 22 2019

Kurdun peşinde koşan kadın

Sibel, öldürmek üzere Büyük Kötü Kurt’un peşinde koşuyor ama eşleşeceği bir kurt buluyor.

Çünkü Sibel, Clarissa P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar - Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler’de anlattığı La Loba, yani dişi kurt: Kurt kemiklerini toplayan, iskeleti tamamladığında şarkı söyleyerek onu canlandıran bir mit kahramanı.

Estes, Meksika - Teksas civarından derlediği bu öyküdeki La Loba’yı El Paso’da omzunda tüfekle yürürken hayal eder, kitapta, Sibel de Karadeniz dağlarında yürüyor tüfeğiyle.

Filmin teknik ve estetik yetkinliği bir yana, 528 sayfalık Kurtlarla Koşan Kadınlar’daki ‘vahşi kadın arketipi’ne uyduğu ve adını Kibele’den aldığı için Sibel’i çok sevmem gerekirdi…  

 


Estes’in “Sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir: Sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir,” tarifine uyan Sibel’i; Estes’in ve başka araştırmacıların, derledikleri halk masallarını kendi dönemlerinin Hristiyan inancına uygun hale getirdiklerini söyledikleri Grimm Kardeşler’in Kırmızı Başlıklı Kız masalının kahramanını tersine çevirme halini çok sevmem gerekirdi…

Hayatlarını inandıkları sinemayı yapmaya adamış Çağla Zencirci - Guillaume Giovanetti çiftinin üçüncü uzun metrajlı filmi olduğu, Locarno Film Festivali’nde Altın Leopar için yarışıp, ana ödüllerden daha kendime yakın bulduğum FIPRESCI ve Ekümenik Jüri Ödülleri’ni kazandığı için çok sevmem gerekirdi…

 



Üstelik Sibel, feminist referanslarıyla onu adından başlayarak öyle okumamız için sinyal veriyor. Veriyor vermesine ancak ilk izlediğimde kurt kemikleri topladığını atladım, feministlerin başucu kitaplarından birine açık ve net benzerliği gelmedi aklıma, aksine hemen hiçbir yanını beğenmediğim, oryantalist Virgin Suicides versiyonu Mustang filmini çağrıştırdı! Bu çağrışım, ne yazık ki, yazmaya oturduğumda da kaybolmadı…

Tıpkı Mustang gibi bir Batı festivalleri gözdesi formülüne uyan, ‘Türkiye kırsalında baskı altında genç kadın cinselliği’nin erotik potansiyelini değerlendiren, güzeller güzeli bir kahraman sunan, ama Mustang’e oranla daha mistik ve zarif bir film gibi geldi bana…

Masal alemi, folklorik ögeler ve toplumsal eleştirinin yeterince kaynaşmadan yan yana durduğu, bize görmek istediğimiz şeyi gösteren ama kendi dünyasını yaratmayıp erkek egemen bir dünyanın (ve sinemanın) kodlarıyla ve tartışmalı ‘kadın güçlendirme’ kavramıyla yoğrulmuş bir film.

 



Türkiye’de birkaç ayrı belgeselini izlediğimiz, ıslıkla konuşulan Doğu Karadeniz bölgesindeki Kuşköy’de geçen film, Doğu Karadeniz’in sık ormanlarını, çay bahçelerini, Damla Sönmez’in fiziğini mükemmel değerlendiren bir sinematografiye sahip. Mekânın ve karakterin sertliğini ve güzelliğini vurguluyor.

Muhtarın (Emin Gürsoy) büyük kızı Sibel, çocukken geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu ‘dilsiz’ kalmış… Herkes ‘kuşdili’ bildiği için ıslıkla gayet rahat iletişim kuruyor.

Handikapının köylüler -özellikle de kadınlar- tarafından uğursuz sayılmasını çok yadırgadım, çünkü genellikle bir hastalık sonucu değil doğuştan gelen handikaplara bir tür lanet ya da Tanrı’nın cezası diye bakılır… Kadınların Sibel’e olsa olsa onların sahip olamadığı özgürlüğü nedeniyle diş bilemesini bekleriz.

Sibel’in dilsiz olması büyük şans! Dilsiz olmasa çoktan almıştı iki bebeyi kucağına, zorla evlendirildiği bir adamla ömür tüketiyordu. Babası ona tolerans tanımayacaktı: Silah kullanmayı öğretip attığını vurmasıyla övünmeyecekti. Başını örtmemesine karışmayacaktı.

Evlenip çocuk doğuramayacak olan kadını, kadından çok erkek sayıyor. Evlilik dışında bir cinsel ilişkisi olması ihtimali bile görmüyor. Hatta Sibel ömrü boyunca ‘evde kalacağı’ hesabıyla yeniden evlenmeyi düşünmüyor. Bir ömür boyu gelmeyen sevgilisini bekleyen Narin (Meral Çetinkaya) gibi ücra bir evde, yavaş yavaş aklını yitirerek tek başına yaşlanmasını istemiyor, besbelli.

Narin’in öyküsüyle Sibel’inki arasında kurulan paralellik ve Narin’in geçmişi ve köyü tehdit eden kurda dair gizemin çözülmesi, filmin en can alıcı noktası. Ataerkil düzenin kadın cinselliğini baskılayarak, kadınları domestik yaratıklar haline getirerek toplumu dizginleme taktiğinin dinler ve töreler kadar mitler ve masalları da kullanmasının bir yansıması var, bu öyküde.

Sibel düşünmüş de özgürleşmiş bir genç kadın değil, istenmeyen, dışlanan, eksikliği olduğu düşünülen bir birey olarak hırçınlaşmış. Kendini uzaklara atmak ve kötü kurdu öldürüp köyün kahramanı olmak istiyor. Sevilmek istiyor. Diğer kadınlarla birlikte çay topluyor. Babasının çorbasını pişirip önüne koyuyor. Onunki bir isyan değil, bir kabullenme ihtiyacı, karşılığında şiddet gördüğü ve horlandığı… Ondaki vahşi kadın, bu ihtiyaçtan çıkıyor.

Büyük Kötü Kurt’un peşine düştüğü bir gün oluyor olanlar: Sibel’in tüfeğini doğrulttuğu, bir çalılıktan fırlayıp onu yere yatıran, kapüşonunun yakasındaki kürkün kafasını çerçevelediği, ağzından salya akan genç, bir kurt-adam yanılsaması yaratıyor. Oysa sadece can derdine düşmüş bir kaçak, Ali (Erkan Kolçak Köstendil). Terörist diye damgalanmış bir siyasi ‘suçlu’.

Sibel ise masaldaki avcıyla yer değiştirmiş kırmızı başlıklı kızken, ilk kez yabancı bir erkek bedeniyle temasa geçince arzuları uyanıyor. Şifacı kadın / hemşire rolüne bürünüyor. Sibel’in mağarası diyebileceğimiz ormandaki metruk kulübedeki ‘yasak aşk’ın farkına şirret kızkardeşi Fatma (Elit İşcan) varıyor…

Ataerkil düzenin kadınlarla iktidar mücadelesinin temeli, onları dinle, töreyle, kaba kuvvetle kontrol altında tutmaya çalışmasının en derinde yatan sebebi kadının erkeğinkinden katbekat büyük olan cinsel potansiyeli değil mi? Başka kadınları bir an önce evlenmeye özendiren hem cinselliği deneyimleme hem kendi ‘evinin kadını’, ‘oğlunun annesi’ olup statü edinme hevesi…

Fatma için Sibel, bu deneyim ve statünün önünde duran, ‘kısmetlerini kapatan’ bir engel. Sırf ‘evlenilecek kadın’ olmasıyla övünmek için “Yanıma oturma çocuğum senin gibi olur,” diyen köylü kız, muhtara yaranmaya çalışan çöpçatan, Sibel’e namus bekçiliği yapıp onu döven çay toplayıcılar filmin antagonistleri.

Muhtarı ve Ali’yi stereotip olmaktan kurtarmaya özen gösteren filmin Sibel ve Narin dışındaki kadın karakterleri erkek egemen sisteme hiç dokundurmadan şeytanileştirmesi, cinsiyetçi değilse de nahoş bir yaklaşım. O coğrafyanın gerçeği deyip geçemeyiz çünkü zaten tarz olarak gerçekçi bir film değil, Sibel…

Keşke, Clarissa P. Estes’in derlediği öykülerdeki gibi ormanlarda dolaşan, dağlara tırmanan, kurt kemiği toplayan, şifa veren, öfkeli, altın saçlı bir Vahşi Kadın’ın öyküsünü ehlileştirilmemiş bir filmin içerisinde izleyebilseydik. Yoksa olduğu kadarıyla başarılı bir film…