Ara 30 2017

Loving Vincent: Canlandırma sinemasında bir devrimin karması


Yaptığı tablolarla resim sanatının tahtına kurulanlardan ve aynı zamanda bu sanatın dünyaya yayılmasında öncülük eden Vincent van Gogh’un eserlerine baktığımızda renk kullanımındaki ustalığa şahit oluruz. 

Yaşadığı dönemin çoğunda namı tüm dünyaya yayılmamıştı Gogh’un. Ancak son 10 yılında yaptığı eserlerle resim sanatına adını altın harflerle yazdırdı.

Van Gogh’un sıra dışı hayatı da bugüne kadar Lust for Life, Vincent & Theo gibi filmlerle beyazperdede boy göstermişti. 

Bu filmlerinin sonuncusu, ressamın hayatı ve esrarengiz ölümünü Gogh’un tablolarıyla anlatan Loving Vincent. Türkçesi Vincent’i Sevmek…

Yönetmen koltuğunda Polonyalı ressam ve yönetmen Dorota Kobiela ile 2006 yapımı Oscar Ödüllü animasyon Peter and the Wolf’un yapımcısı Hugh Welchman ikilisi oturuyor.

Filmi yorumlayan Atilla Dorsay, “Son derece kendine özgü bir film” diyor ve ekliyor:

“Ünlü ressam Vincent Van Gogh üzerine bu filmi bir sanatçı belgeseli, bir resim sanatı güzellemesi, bir Agatha Christie romanı ve de canlandırma sinemasında bir devrimin karması olarak tanımlamak mümkün.”

Film 1890 yılında intihar ederek ölen (daha önce de kulağını kesmişti!) Hollanda resim sanatının efsanesi Van Gogh’un ölümünden bir yıl sonrasında, Fransa’nın Aures-sur-Oise yöresinde geçiyor.

Emektar postacı Joseph Roulin, oğlu Armand’a sanatçının son bir mektubunu verir: küçük kardeşi ve menejeri olan Theo’ya yazılmış…Ve bu son hatırayı ona ulaştırmasını ister.

Ama o arada Paris’te yaşayan Theo da ölmüştür. Arnand gönülsüzce olayların yaşandığı Aures’e gelir. Ve kısa zamanda yörenin doğasına ve insanlarına tutulur. O insanlar ki çoğu, sanatçının tablolarına esin vermiş ya da modellik yapmışlardır.

Ve de hemen hepsi, onun hakkında kimi zaman çok çelişkili bilgilere sahiptir. Onlarla konuştukça, Armand bu ölümün belki de intihar olmayabileceği kuşkusuna kapılır. Ve bir detektif gibi araştırmaya başlar.

“Elbette kimi resim tutkunları bu filmden apayrı bir keyif alacak, bu kesin… Ama ayrıca farklı seyirci kümeleri de…” görüşünü dile getiriyor Dorsay ve şöyle devam ediyor:

“Öncelikle canlandırmanın hep birbirine benzeyen filmlerle artık canımıza tak ettiği şugünlerde, böylesine farklı bir çaba görmeye değer. Bir yandan gerçek yağlı boya çizimlerden (ki sayıları 6000 kadar imiş!) yola çıkan, 125 sanatçının emek verdiği, perdede Van Gogh görselliğini yaratmayı başaran bir teknolojik başarı…”

Film aynı zamanda tüm ana kahramanların aslında gerçek birer oyuncuya dayandığı film olarak da özel bir yerde duruyor. 

2000’lerin başında ortaya çıkan ve benim en hatırladığım örneği Robert Zemeckis’in The Polar Express- Kutup Ekspresi olan ‘performans-yakalama’ tekniğinin yeni bir örneği olduğunu söylüyor Atilla Dorsay da ve şöyle noktalıyor filme dair eleştirilerini:

"Yani gerçek oyuncularla çekilip sonradan animasyona dönüştürme çabası. Ki burada da son derece inandırıcı. Ve de sanatçının ölümündeki gizemi bir polisiye gibi araştıran bir hikaye…Agatha Christie’yi anmam boşuna değil. Hepsine eşlik edense Clint Mansell imzalı enfes bir müzik… Birçok festivalde gösterilen (bizdeki galası son Antalya şenliği idi), büyük ilgi gören ve ödüller alan bu özel film, kuşkusuz özel bir ilgiyi hak ediyor."

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar