alin taşçıyan
Tem 13 2018

Mary Shelley adının hakkını vermeyen bir senaryo

Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus’un yazarının gençlik yıllarını konu alan, biyografik nitelikli bir dönem filmi. Annesi öncü feminist Mary Wollstonecraft, babası filozof William Godwin, kocası devrimci şair Percy Bysshe Shelley, kızkardeşinin sevgilisi Lord Byron olan Mary Shelley, son derece zengin bir film malzemesi vaat eder…

George dönemi İngilteresindeki düşünsel ve edebi akım ve ortam düşünülünce bir hazine sandığının kapağını açar Mary Shelley adı!

Film, ise daha çok gönül ilişkileriyle ilgileniyor. Erken olgunlaşmış bir genç kadının -içlerinde büyük bir trajedi de bulunan- yaşadığı deneyimleri yansıttığı gotik başyapıtını yazma sürecini anlatıyor, Mary Shelley.

Karakterlere odaklanmak niyetiyle teknik ve estetik olarak bir BBC televizyon filmi standardından çok da öteye gitmemesi anlaşılabilir bir tercih…

Gelgelelim içerik olarak hafifletilmiş bir Jane Austen, bir Charles Dickens uyarlaması gibi yapılmış olması, anlaşılır gibi olmayan bir anakronizm.

 

Mary Shelley

 

Suudi Arabistan’ın ilk kadın sinemacısı olarak tanıyıp sevdiğimiz Haifaa al-Mansour’un imzasını taşıyan Mary Shelley’i büyük bir heves ve merakla bekleyenler klişelerle dolu bu filmde düşkırıklığına uğrayabilir. Mary Shelley adının hakkını vermeyen bir senaryoya sahip, çünkü… Al - Mansour’un yazdığı ve yönettiği ilk uzun metrajlı filmi Wadjda’daki derinlik, duyarlılık ve özgürlük duygusu Mary Shelley’de oluşturulamamış.

Çağının ilerisinde bir serbestlikle düşünen, yaşayan ve yazan iki entelektüelin onlar gibi yetenekli kızının, anarşist ve bohem bir şairle aşk öyküsünü anlatmanın kim bilir başka kaç yolu bulunabilirdi!

Tablo gibi görüntüler, biblo gibi oyuncular, gericiden çok sıkıcı görünen toplumsal normlar, romantizmin ve bohem hayatının doruklarından oluşan bu filmin içinde, gerçeklik ve edebiyat, sadece parçalar halinde yer alıyor. Oysa Mary Shelley’in satırlarıyla çok daha fazlası aktarılabilirdi, izleyiciye.Yapımcılar -muhtemelen- gişe garantisi derdine düşmeyip Haifaa al-Mansour’un Wadjda’daki feminist ruhu bu filme de aktarmasına olanak tanısa kimbilir ne çarpıcı bir film çıkardı karşımıza!

Mary Shelley’in temel sorunu film dili değil, senaryosu. Klasik, akademik bir sinemadan ötesini kaldırabilecek bir senaryo yok ortada. Üstelik, karakterlerin olağanüstü hayatlarını sıradanlaştıran, ilişkilerini banalleştiren, onların uymayı reddettiği toplumsal normları (tek eşlilik, evlilik, ayağını yorganına göre uzatmak, mazbut bir hayat sürmek) adeta savunan bir film! Neredeyse ahlakçı!

Hem kahramanımızın ebeveynleri Mary Wollstonecraft ile William Godwin’in evlenmeden önceki ilişkileri hem kendisinin Percy Bysshe Shelley ile evlenmeden önceki ilişkisi kendilerine ve başkalarına zarar veren, yıkıcı etkiler olarak tanımlanıyor. Oysa çağdaşı Jean-Jacques Rousseau’nun kadınlar hakkındaki düşüncelerini ve Fransız Devrimi’nin cinsiyetçiliğini bile döneminde eleştirebilmiş Mary Wollstonecraft’ın kızının, filmdeki gibi annesinin kitabının kapağına bakmakla yetinmediği ortada.

 

Mary Shelley

 

Senaryodaki klişelere rağmen, filmin finalinde kadın haklarına ve kahramanının güçlü kişiliği ve kimliği aracılığıyla kadın özgürleşmesine değiniyor. Ancak 16 yaşından başlayarak Mary Wollstonecraft Godwin’i kötü ve cahil üvey anneden (Joanne Froggatt) daralan, bütün açıkgörüşlülüğüne rağmen kızının evlilik dışı ilişkisine karşı çıkan babanın reddettiği, hem sevgilisinin karısını ve çocuğunu terk etmesine göz yuman hem ondan kendisi ve çocuğu için sorumlu davranış bekleyen, çokeşliliğe karşı çıkan, bohem hayatına sevdiği erkek uğruna katlanan bir genç kadın olarak betimliyor...

Zekasını, yeteneğini, sağlam karakterini vurgulamakla birlikte bunları değil zaaflarını öne çıkarıyor, senaryo. Bilinçaltında, doğumuyla annesinin ölümüne yol açan bir ‘canavar’ olmanın suçluluğu duyan, bu yüzden terk edilip yalnız bırakılma korkusuyla yaşayan bir genç kadın olması isabetli bir analiz.

Fakat filmde bu analizden ziyade evlat acısı çeken anne ve ihmal edilmiş eş rolü biçiliyor Mary Shelley’e. Fena halde karikatürize edilmiş, yüksek sosyeteden eksantrik bir mirasyedi hatta bir pop ikon gibi, dışgörünüşü ve davranışları homofobi sınırında bir yaklaşımla tasarlanmış olan Lord Byron dışında Mary Shelley’in ne yazacağını bekleyen yok yakın çevresinde.

Ancak, Frankenstein ya da Modern Prometheus’u yazdıktan sonra bir ‘meslektaş’ olarak kocasının ve babasının saygısını kazanıyor. Kadın olduğu için birçok yayınevi bu kilometre taşı gotik romanı yayınlamayı reddediyor. Sonunda bir tanesi ancak kocasının önsözüyle ve imzasız olarak yayınlamayı kabul ediyor!

En azından bu süreçte film Mary Shelley’in direnişini ve inadını gösteriyor. Ama ne çare… Başrolü üstlenen Elle Fanning o porselen bebek haliyle Frankenstein’ı yazmaktan çok aşk acısından verem olacak birini andırıyor. Bu da filme çoğu yerde bir melodram havası veriyor. Zaten olmadık rastlantılarla birbirine bağlanan olaylar dizisi radikaller arasında geçen olayları Victoria dönemi dramlarına çeviriyor.

Percy Bysshe Shelley’i canlandıran Douglas Booth da Elle Fanning gibi bir porselen bebek olarak seçilmiş. Lord Byron misali karikatürize olmasa da Shelley, bir playboy gibi tanımlanmış. O kadar ‘partileyen’ bir adamın ne ara okuyup yazdığını merak ediyor, insan.

Karakterlerini etten kemikten insana büründüren oyuncular da var filmde: Mary’nin Lord Byron ile birlikte olan ve ablasına kıyasla bir ‘hoppa’ olarak sunulan kızkardeşi Claire Clairmont rolünde Bel Powley son derece enerjik bir performans veriyor. Stephen Dillane ise bir kitapçı dükkanı işletip kıt kanaat geçinen deneyimli, ağırbaşlı, prensip sahibi filozof William Godwin’i çok dengeli ve olgun bir oyunculukla canlandırıyor.