alin taşçıyan
Mar 10 2018

Phantom Thread: Bir giysinin astarına neler dikilir neler

Paul Thomas Anderson imzalı Phantom Thread, Daniel Day Lewis’in oyunculuğunu ve karakterini merkeze alan bir film.

Olabildiğince nesnel yazmaya gayret etsem de bazı yönetmenlerin sinemasıyla aramda bir mesafe, bir soğukluk hatta bazen bir duvar olduğunu hissederim. O zaman da ister istemez birinci tekil şahıs kullanarak yazma zorunluluğu duyarım. Yoksa eleştiride bu kadar öznel olmak gereksiz, yazar için de okur için de…

Phantom Thread’i izleyip bu yazıyı yazmak için bilgisayar başına oturduğumda şuna kanaat getirdim. Ben, Paul Thomas Anderson sinemasından hiç mi hiç hazzetmiyorum. Oysa Boogie Nights’a bayılmıştım! Hala da çok severim o filmin porno endüstrisine bakışındaki mizahı, 70’li yıllardan 80’lere geçişi ve disko çağını anlatma biçimini… O filmden beri bir tek Paul Thomas Anderson filmini beğenemedim, öte yandan… Ne Altın Ayı ve FIPRESCI Grand Prix kazanan Manolya / Magnolia’yı ne Scientology benzeri bir yapılanmayı anlatan Usta / The Master’ı ne de Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandığı Aşk Sarhoşu / Punch Drunk Love’ı… Hele FIPRESCI Grand Prix kazanan, Upton Sinclair’in Petrol adlı romanından bütün işçi hareketini çıkararak yaptığı uyarlama Kan Dökülecek / There Will Be Blood neden o kadar abartılır, hiç anlamam…

Elbette kalburüstü bir yönetmen, özellikle kendi kuşağının Amerikan sineması içinden daha Avrupai bir tarzla ve ayrıntıcı bir mizansenle sıyrılıyor. Belirgin bir karakter yaratma becerisi var, zaten ünlü ve belirli bir stile sahip oyunculara üstün performans verebilecekleri roller yazabiliyor. Bu yüzden de filmleri, öncelikle oyuncu dallarında Oscar misali önemli ödüllere aday oluyor.

phantom

Phantom Thread’de de kural bozulmadı ve Daniel Day Lewis’in oyunculuğu ön plana çıktı. Bir de “son rolü” olabileceği açıklamasıyla bütün dikkatler ona yöneltildi. Filmin üzerine kurulduğu karakter Reynolds Woodcock’ı canlandırıyor Day Lewis. Başarısı, karizması, travması, saçı başı, tıraşı, duruşu, ilişkileri, müzmin bekarlığı, hatta adı bile abartılı modacıyı aynı abartıyla oynuyor ama abartılacak bir performans vermiyor. Akılda kalıcı, incelikli, hoş, o kadar.  

16 yaşındayken kendi elleriyle ikinci evliliği için gelinlik diktiği annesiyle, hayatında üstlendiği farklı işlevler nedeniyle “my so and so” (şöyle böylem / şuyum buyum) diye hitap ettiği ablasıyla ve genel olarak kadınlarla marazi bir ilişkisi var. Annesine düşkünlüğü ve onun kaybının yol açtığı boşluğu dolduramaması, gelinlik dikmenin genç kadınlara uğursuzluk getirip evlenmelerine engel olacağı batıl inancına rağmen ona yardım eden ablasına duyduğu minnet, yüksek sosyete kadınları tarafından pohpohlanıp şımartılmasına yol açan elbise dikme becerisini sanatçılık sanması ve kaprislerini emir telakki ettirmesiyle çekilmez bir erkek. Kadınlardan oluşan dünyasını kümes sanan tahta horoz (wood cock)!

phantom

Kadınları, bir süre elbiselerine ilham veren mankenler olarak evine alıp kullandıktan sonra hevesi kaçan, duygularına aldırmadan onları kapı dışarı eden, sopa yutmuş gibi duruşunun da çağrıştırdığı tahta pipi (cock’un argo anlamı). Bütün eşlerini öldüren Mavi Sakal’ın bir cinsi Woodcock…

Ancak Lüksemburglu oyuncu Vicky Krieps’in tatlı bir aksanla canlandırdığı ve Woodcock’a aşık olan son gözdesi Alma, bir umutsuzluk anında derdine bir çare bulur. Şımarık çocuklar gibi onu yemeyen, bunu sevmeyen, hiç hasta olmayan erkeğin içindeki çocukla ve bastırdığı özlemle temasını yeniden kurar, bir başkasına ihtiyaç duyan bir insana dönüşmesini sağlar.

Latince eğitim kurumlarına verilen, besleyen anne anlamına gelen, “Alma mater” terimini pek hoş bir zıtlıkla kullanıyor Paul Thomas Anderson. Woodcock’un oyuncak ettiği Alma, beklenmedik bir taktikle onu insana dönüştürüyor. Filmin bu psikolojik ve masalsı yanı oldukça ilginç, kuşkusuz. “Bir giysinin astarına neler dikilir neler,” diyen Reynolds misali bir filmin altmetnine neler konur neler diyerek filmin takdire şayan yanını vurgulayabilirim.

phantom

Öte yandan, herkes ve her şey o kadar marazi ki filmin tonunu bir türle kestiremedim. Ciddi mi değil mi? Duygusal mı alaycı mı? Hele bütün o elbise tasarımları, kumaş kesimleri, provalar, kuyrukları, pelerinleri, uzun eldivenleriyle o kaskatı elbiseler içinde suarelere giden kadın suretleri, şık restoranlarda yemekler, vs. iç kıyıyor…

Bir beğenmeyen ben miyim diye özellikle İngiliz ve Amerikan basınında çıkan eleştirilere göz attım da Hitchcock filmleriyle, Rebecca ve Suspicion ile kıyaslamaya dek işi vardırmış birçok yazar! Doğrusu büyük ustanın filmleriyle kıyaslanabilecek nitelikte değli Phantom Thread. Birkaç Hitchcockvari gönderme mevcut… Ama Hitchcock nerede PTA nerede!