Rian Johnson: Sınıflar ve Janrlar

Rian Johnson’ı 2012 yılında yaptığı karmaşık zaman yolculuğu filmi Tetikçiler (Looper, 2012) ile tanıyıp sevmiş, J. J. Abrams’ın yeni üçlemesinin ikinci filmini yönetmek üzere Star Wars evrenine davet edildiğinde sevinmiş ancak şaşırmış, beklentilerimizi yüksek tutmamıştık.

Yani elbette kendi adıma konuşuyorum ancak tam böyle hisseden (çokuluslu) bir kalabalık olduğunu da biliyorum. İşte o kalabalık (yani filme Star Wars tarihine çalıştıkları kadar sinema tarihi ve 20. yy siyaseti derslerine de çalışıp gelen sinemaseverler) sekizinci bölümden beklentilerinin üstüne çıkan bir film izlemenin mutluluğuyla ayrıldılar.

Johnson elbette Abrams’ın ve Lucas Film’in çizdiği sınırların içinde kalmaya mecburdu; bir filmin süresi içinde perdeye taşıyabildiklerine oranla kat kat fazla olan kontrol edemediği öğelerle baş etmesi gerekiyordu. Sonuçta kontrol edilemez olandan gelen dezavantajları avantaja çevirmeyi başardı.

Son Jedi (Star Wars: The Last Jedi, 2017), ne kendisinin ilk Star Wars filmini çektiğini, ne de seyircisinin ilk kez bir uzay operası izlediğini sanan bir yönetmenin elinden çıkmıştı ve bu da basitçe zeki bir film demekti. 

Sekizinci bölümün (dokuzuncu bölümün tarihten silmeye çalışacağı) bir diğer önemli özelliği politik alt metinlerinin güncelliği ve doğruluydu. Rian Johnson’ın elinde Star Wars evreninin özündeki monarşi merakı nihayet yerini mütevazi ve doğal bir eşitlikçiliğe bırakmıştı. Yani… Nihayet!

Johnson’ın işine sonuçtan memnun kalmayan sadık hayranları bahane ederek dokuzuncu bölümün başına bizzat kendisini atayan (ve ciddi bir gişe yenilgisini tadan) Abrams tarafından son verilmesi ise, kuşkusuz haftanın vizyonunun ve muhtemelen bu yılın en eğlenceli filmi olan Bıçaklar Çekildi’yi (Knives Out) armağan etti bize. 

Bıçaklar Çekildi hakkında çok şey söylenebilir; bana göre en iyisi şuradan başlamak: Ne seyircisinin ilk kez bir “kim yaptı komedisi” izlediğini ne de kendisinin ilk kez antika bir türe yeni bir soluk getirmeye çalıştığını sanan bir yönetmenin elinden çıkmış zeki bir komedi. Dahası, film baştan aşağı politik alt metinlerle dolu ve bu alt metinler alabildiğine güncel ve doğru.

Ortaya dökülen her sırrın ya da duvarda asılı duran her cinayet silahının altından güncel bir politik alt metin çıkıyor ancak hiç de öyle “vaaz veren” bir film değil izlediğimiz. Çünkü ilkin ortada gerçekten türün bütün sınırlarını hatmetmiş bir senarist tarafından kurulmuş sağlam bir cinayet gizemi var. İkincisi, bu gizem zorlama olmayan, yine en az o kadar zekice yazılmış bir mizahla iç içe ilerliyor.

Johnson bütün bunların üzerine karakterlerini 21. yy. Amerikan toplumunun neredeyse eksiksiz bir modelini oluşturacak şekilde politik referanslarla donattığında (donat meselesini şimdilik bir kenara bırakıyorum) hem yaptığı siyaseti hak etmiş oluyor hem de hikayenin gizemiyle onun altında işleyen siyasi mekanizmaların organik ilişkisi sayesinde, zaten kompleks olan anlatısına yeni bir katman devşirmiş oluyor. Ya da onun gibi bir şey…

Aslında bütün iyi filmler gibi, hem böyle uzun analizleri sevenleri hem de analizlerle hiç işi olmayan seyirciyi memnun edecek türden bir film.  

Her şey elbette Amerikan banliyösünde gotik bir evde yaşanan bir ölümle başlıyor. Bir ölü, bir dedektif ve şüpheliler… Mevta cinayet gizemleriyle bir servet yapmış Harlan Thrombrey (Christopher Plummer), dedektif Daniel Craig’in yorucu güneyli aksanıyla hayat verdiği Benoit Blanc. Thrombrey’nin öldüğü akşam evde bulunan şüphelilerin her biri günümüz Amerikan toplumunun bir parçasını temsil ediyor ve mizahın çoğu da buradan ilerliyor.

Jamie Lee Curtis’in canlandırdığı başarılı liberal işkadını büyük kız, onun şımarık oğlu (Chris Evans), Michael Shannon’ın canlandırdığı daha az liberal küçük oğul, onun internet trolü aşırı sağcı oğlu (Jaeden Martell), Toni Colette’in  hayat verdiği influencer gelin ve onun sol liberal akademisyen adayı kızı (Katherine Langford) ilk akla gelenler.

Filmin esas yıldızı ise her karakterin başka bir ülkeden geldiğini sandığı göçmen Marta Cabrera (Ana de Armas). Uruguay? Paraguay? Öyle bir yer işte.

Soyu tükenmiş eski tüfek bir özel dedektif olan Blanc’ın parlak zekasına güveniyoruz çünkü kendisi büyük kızın New York Times’da okuduğu, gelinin de twitter’da gördüğü bir makaleye konu olmuş yükselen bir yıldız. Johnson zihni bu kadar kirlenmiş bir izleyiciyi basit dönüşlerle etkileyemeyeceğinin farkında.

Bu yüzden filmin sonunda açık edeceği bir sürprize güvenmek yerine en başından açık ettiği bir sürprizle oynamayı deniyor ve bir süreliğine de olsa seyirciyi dedektifin bir adım ilerisinde tutuyor.

Benoit’nın (tam kararında bir deli saçması tiratla) donatın deliğinin içindeki donatın deliği diye tanımladığı dönüşü öngörmek sahiden kolay değil ama filmin esas gücü buradan gelmiyor. Bu dönüşteki ve bizi o dönüşe hazırlayan ayrıntılardaki ustalık, esasen Johnson’ın elbette izleyicisinin zekasına olan saygısından ama daha önemlisi türe olan sevgisinden geliyor.

İçi boş bir sevgi değil bu; son zamanlarda çok gördüğümüz, kimi janrları fetişleştiren işlerin aksine Bıçaklar Çekildi, seyirciye o janrı kendisi tanıma ve sevme fırsatı sunuyor. Janrın değişen, dönüşen bir şey olmasına izin veriyor, onu mumyalayıp baş köşeye oturtmak yerine kelimenin gerçek anlamıyla yeniden yorumluyor. 

Bir yandan da doğru duygusal kodlarla seyircinin olan biteni önemsemesini sağlıyor. Bunda elbette Ana de Armas’ın tatlı oyunculuğunun payı yadsınamaz. Sonuçta ortaya çıkan, popülist sağın önlenemez yükselişini yaşadığımız şu günlerle Amerika ve dünya siyaseti üzerine edilmiş güçlü bir söz.

İki yüzlü ve saldırgan miras yedilere karşı, göçmenden ve dünya denen evin gerçek sahibi proleterden yana. Johnson’ın Star Wars dünyasına getirdiği eşitlikçi ve belki sınıf bilinci sahibi soluğun (bkz. Rose’un bir zamanlar meğerse konuşabiliyor olduğu sahneler) tesadüf olmadığı açık. Johnson vaat edildiği üzere kendi üçlemesini yapabilirse devamını da izleyeceğiz. Bu arada Bıçaklar Çekildi gibi zeki eğlencelikleri de iple çekerek…


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar