Roller değiştiği zaman: Ocean's 8

Ocean's 8,  ilk başta fazla hayal gücüne yer bırakmayan, tıpkı kadınlardan oluşan bir kadroyla yeniden çekilen Ghostbusters: Answer the Call gibi herkesin omuz silkip geçeceği, sıradan, değiş-tokuş üzerine kurulu bir film izlenimi uyandırıyor. 

Ne de olsa, Steven Soderbergh'in yönettiği Ocean's 11 ve izleyen  filmlerin kendilerine has bir tarzı, hatta bir formatı vardı ve Ocean's 8'in onun dışına çıkması beklenmiyordu. Nitekim, Sandra Bullock, Debbie rolüyle Danny'nin  (George Clooney), Cate Blanchet de Lou rolüyle Rusty'nin (Brad Pitt) rollerini kayda değer bir değişiklik  sunmadan devralıyorlar.
 
Ne var ki, Ocean's 8, aynı zamanda  #Me Too ve Time's Up  hareketleri sonrası çekilen bir film. Bu bağlamda, patlayan Harvey Weinstein skandalıyla birlikte hızla değişen Hollywood iklimi  çerçevesinde bakıldığında bir çok şey önceki Ocean's filmleriyle  farklılaşıyor; gerek algıda, gerekse içerikte.
 
Film Debbie'nin hapishaneden çıkarken yetkililere verdiği iyi vatandaş olma, vergilerini ödeme ve temiz havada uzun yürüyüşlere çıkma gibi son derece sıkıcı vaatleriyle başlıyor. Ancak hapisten çıkar çıkmaz eski suç ortağı Lou'yu yeni bir soygun için ikna ediyor. 

Debbie'nin hapiste geçirdiği beş küsur yıl boyunca  en ince ayrıntısına kadar geliştirdiği bir planı uygulayabilmesi  için  son derece özel yeteneklere sahip bir ekip kurması gerekiyor: Ekip  sürekli 'ot' içen hacker Nine Ball (Rihanna), aşırı kırılgan ve sık sık histeri nöbetleri geçiren moda tasarımcısı Rose (Helena Bonhan Carter), yankesici Constance (Awkwafina),  yine Debbie'nin eski suç ortaklarından Tammy (Sarah Poulson) ve artı iki kişiden oluşuyor... Amaç, her yıl New York'ta düzenlenen ve ünlülerle ultra zenginlerin katıldığı Met Gala'da film yıldızı Daphne Kruger'in (Anne Hathaway) boynundan dünyanın en pahalı Cartier kolyesini çalmak.

film

Ocean's filmlerinin ortak bir özelliği varsa o da soygun esnasında ortaya çıkan beklenmedik problemler üzerinden gerilimler yaratmaktan ziyade, ekiptekilerin bu problemleri nasıl tereyağından kıl çekercesine çözdüklerini sergileyen gösterişçi yaklaşımı. 

Bunun en tipik ve başarılı örneği, Ocean's 12'de henüz ekibin kurulma aşamasında bir soyguncunun bir önceki soygunu esnasında alarm sistemini oluşturan lazer ışınlarına, oryantal müzik eşliğinde dans hareketleriyle nasıl değmeden hedefine ulaştığını anlattığı flashback sahnesi.  

Ultra zenginleri soyma girişimini erotikleştiren Ocean's filmleri bunu Robin Hood vari zenginden çalıp yoksula  verme romantizmden ziyade ahlaki bir muğlaklık üzerinden gerçekleştiriyor: Ahmak, açgözlü ve içinde yüzdükleri bolluğu hak etmeyenlerin paralarını ya da mücevherlerini çalmakta hiç bir sakınca yok. Zaten sigorta şirketleri bu kayıpları karşılamıyor mu?

ocean

Soygunun sergilenişindeki kadifemsi  zarafet, Ocean's 8'de Soderberg'in filmlerindeki kadar doyurucu değil. Akışkan kamera hareketleri ve göz kamaştırıcı montaj yerine Ocean's 8' de  düz bir anlatım söz konusu. Dahası, soygun esnasında  ek bir soygunun anlatıldığı final sahnesi filmin doruğa doğru adım adım yaklaşan temposunu düşürüyor.  

Oyuncular arasında da Sandra Bullock ve Cate Blanchet diğerlerini gölgeliyor. Rhiana'nın geek rolü  çok fazla işlenip dizilerde dahi halihazırda çok daha renklileri yaratıldığı için tüm  marjinal görünümüne karşın tekrar etkisinden kurtulamıyor. Anne Hathaway'in Met Gala'ya girmesiyle birlikte ekipteki diğer yedi kişi arka planda kalıyor. Gerek gülümseyişi, gerekse seyirciyi  ters köşeye yatıran aptal rolünü oynayışı onu filmin odağına yerleştiriyor.

film

Ancak  anlatımında kaybedilen cazibeyi film farklı bir boyutta tekrar yakalıyor. Bullock, uzun süre filmin yönetmeninin başının etini yiyerek soygun ekibinin niçin yalnızca  kadınlardan oluştuğunu gerekçelendiren bir cümleyi sonunda filme ekletiyor: ''Güvenlik ekibi tarafından ciddiye  alınmamak ve hiç kimsenin radarına girmeden planlarını gerçekleştirmek''. 

Ne var ki, erkeklerin kadınlar üzerindeki geleneksel önyargılarını avantaja dönüştüren bu yaklaşım  Oceanis 8'i bir çok erkek kontrolündeki aksiyon filminden ayırıyor: Sinemada, genellikle erkeklere özgü işleri kadınlar devralınca çok ağır bir bedel ödüyorlar. Hemen tüm kara sinemanın femme fataleleri ve Thelma and Louise ya da Blue Steel gibi filmlerde kadın kahramanları bunu ya hayatlarıyla ödüyor ya da var olabilmek için ölümüne mücadele veriyorlar. 

Bir yandan Ocean's 8 böylesi bir ortamın ürünü olarak ortaya çıkarken öte yandan kadın soyguncular göz diktikleri erkek rollerini sorunsuzca devralmış, ihtiyaçları olan otoriteyi çoktan kazanmış gibi hareket ediyorlar. Sanki post-feminist bir rüya gerçekleşmiş gibi. Filmi muhtemelen kışkırtıcı kılan da, paradoksal  bir biçimde bu iki uç arasında gidip gelmesi.

Filmdeki bu gidip gelmeler kimine göre mikro düzeyde gözükse de, kışkırtıcı politik tartışmalara zemin hazırlayabiliyor: Soygun mekânı olarak Met Gala'nın seçilmesinin dahi politik bir önemi var. Zira son Met Gala buluşmasına Amerikan cumhurbaşkanı Donald Trump benzer otorite istismarları yüzünden davet edilmemişti. 

Trump'ın düştüğü duruma benzer  şekilde, ''Bir çocuğa tecavüz eden bir sapıkla sadece kadınların poposunu elleyen birini aynı kefeye koyamazsınız," diyen Matt Damon'a karşı imza kampanyası başlatıldı. Ve 29 bin  imza sonucu Damon'un Ocean's 8'deki rolü iptal edildi. Filmde kurumsal otoriteye karşı şakayla selam durma arasında gidip gelen hatırı sayılır bir de sahne  var: Bir yandan sekiz soyguncu Cartier kolyeyi çalarken, kült sokak sanatçısı Banksy usulca Met Gala misafirleri arasına sızıp kıymetli bir tabloyu kendininkiyle değiştiriyor.

Oyunun kurallarını değiştirse de değiştirmese de, Ocean's 8, #Me Too sonrası bir dünyada son derece sıradan görünen bir soygun hikayesinin dahi zemin kaydırabileceğini gösteren bir film.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar