Romantik bir hafta

14 Şubat sevgililer gününde başlayan vizyonda sahici bir sevgililer günü filmi var: Yeni Baştan (La belle époque). Daniel Auteuil ve Fanny Ardant ikilisi başta olma üzere usta oyuncularıyla öne çıkan, özlediğimiz gibi bir Fransız filmi olan Yeni Baştan’da hem özgün fikir hem de bu fikrin uygulaması çok başarılı. 

Yeni Baştan, Fincher’ın Oyun’unu (Game, 1997) ya da Westworld’u akla getiren bir zamanda yolculuk oyununu konu alıyor. Antoine’ın (Guillaume Canet) şirketi müşterilerine özel hazırlanmış bir deneyim yaratmak için yüksek bütçeli bir film stüdyosu gibi çalışıyor, onları gitmek istedikleri zamana, olmak istedikleri yaşa gönderiyorlar.

Yağmurlu bir günde yağmur yağdırabildikleri bir stüdyoda, Hollywood işi dekorlar ve profesyonel oyuncularla... Auteuil’ün canlandırdığı karikatürist Victor oğlu vasıtasıyla Antoine ile tanışınca yetmişli yıllarda belirli bir güne gitmek istediğini söylüyor.

Bir kafede, şimdi nicedir iletişim kuramaz olduğu, oysa bir zamanlar büyük bir aşk yaşadığı karısı Marianne (Fanny Ardant) ile tanıştığı gün bu. Karısını canlandıran genç oyuncu Margot (Doria Tillier) Antoine ile karmaşık bir modern zaman ilişkisi içinde. Ancak kaçınılmaz olarak Victor ile Margot arasında başka türden bir yakınlaşma oluyor ve olaylar gelişiyor.

İzleyiciyi karmaşık bir düzeneğin içine sokuyor gibi olsa da, seyirci dostu bir film olan Yeni Baştan asıl derdi olan duygusal izleği hiç kaybetmiyor ve hikayeyi vadettiği gibi eğlenceli, iyimser ama akıllı bir finale ulaştırıyor.

Bir yandan da zamanın ve insan olmanın tabiatı üzerine çok da bayat olmayan fikirlere sahip, bilgelik dolu bir film. Zekice yazılmış diyaloglar filmin geri kalanının önüne geçiyor gibi, ancak prodüksiyon biraz zorlayıcı olabilecek fikirlerin altından kalkmayı başarıyor. Her şeyden önemlisi de, diyalogları ve aslında çok da inandırıcı olmayan mutlu sonları taşıyabilen oyuncular var.

Bir zamanlar bu kulvarda filmler çıkarmakta zorlanmayan Fransız Sinemasının da en güzel yıllarına -belle époque’una- bir ziyaret gibi görülebilir. Bana kalırsa haftanın en iyi seçeneği ve kariyerine oyuncu olarak başlamış genç yönetmen Nicolas Bedos için iyi bir adım.

Haftanın bir diğer parlak yapımı, Oscar performansı tartışılan ve sonuçta En İyi Kostüm ödülüne layık bulunan yeni Greta Gerwig filmi Küçük Kadınlar (Little Women).

Gerwig’in senaryosu bugüne dek pek çok kez sinema ve televizyona uyarlanmış olan Louisa May Alcott romanını hem aslına sadık kalarak, hem de bugünden baktığını gizlemeden başarıyla perdeye taşıyor.

Bugüne dek yapılan uyarlamalarla arasında en belirleyici fark olayların kronolojisini romandaki lineer yapıya sadık kalmadan, kimi izleyicinin takip etmekte zorlandığını söylediği bir rastgelelikle düzenlemiş olması. Takip etmekte zorlananlar için diyecek bir şey yok, aslında her şey açık.

March kardeşlerin hikayesini yine yazarın alter-egosu niteliğindeki Jo March’ın perspektifinden izliyoruz. Olaylar Jo’nun New York’ta bir yazar adayı olarak mücadele verdiği bugün ile (1868) Concor Massachusetts’de annesi ve kardeşleriyle babasının savaştan dönmesini beklediği 1861 yılında geçiyor.

Jo bugünden yedi yıl öncesini hatırlayarak yine romanın belli başlı olaylarından geçiyor, yine Beth ölüyor, yine Laurie ile aralarında bir aşk yaşanıyor gibi olup yaşanmıyor ve yine kazanan taraf Alman  Friedrich Bhaer oluyor.

Gerwig Jo’nun bir yazar olarak kendini kanıtlamaya başladığı New York yıllarını başa alarak ve finali Küçük Kadınlar’ın basılmasıyla yaparak öncelikle serbest bir otobiyografi olan hikayenin gerçekle kurmaca arasındaki salınımını merkeze almış oluyor. Esas derdinin elleri daima mürekkep lekeli olan, kendi sesini duyurmaya niyetli genç bir kadının hikayesini anlatmak olduğuna kuşku yok.

Gerwig hem hikayenin akışı, hem diyaloglar hem de başka seçimleriyle yüksek sesle feminist olduğunu ilan eden bir yapıt olarak ortaya koyuyor Küçük Kadınlar’ı. Pek çok şeyin altını öncelikle bu perspektifle çiziyor. Romanın yayımlanmasından yüz elli yıl sonra bunun hala taze bir perspektif olması can sıkıcı elbette.

Bir başka kurgu oyunu Bhaer’in varlığını aynı anda hem öne çıkarıyor hem de (yazarın gerçek hayatta hiç evlenmediğini de hatırlarsak) seyircinin onun varlığını sorgulaması gerektiğinin altını çiziyor.

Bunların ötesinde epey klasik bir kostüm filmi ve edebiyat uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Geleneksel olarak izleyicinin düşman olduğu küçük kardeş Amy’nin Florence Pugh’un iki farklı yaş dönemini başarıyla yansıtan oyunculuğu ile bir çeşit bağlama oturtularak anlaşılır kılınması gibi güzel dokunuşlar var.

Jo rolündeki Saoirse Ronan başta olmak üzere oyuncuların her biri çok iyi, filme esas tonunu veren de onlar oluyor. Gerwig sözgelimi Andrea Arnold’un Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights, 2011) ile yaptığı gibi “yeni sinema” ile yaklaşmıyor filme.

Uzun planlar yok, karakterlerin iç dünyasını sinemanın olanaklarından önce edebiyatın olanaklarıyla takip ediyor. Film 80'lerde, 90'lerdeki uyarlamalardan çok uzağa gitmiyor. Buna rağmen gerçeklik meselesini ele alışında gösterişsizce taze, altını çizmeden post-modern bir taraf var.

Film Gerwig’in kariyerinin bundan sonra nereye gideceğini de ciddi ciddi merak ettiriyor. Bana kalırsa (iyi ya da kötü) her yöne gidebilir, bu üçüncü filmin sonunda izleyiciler olarak henüz, onun bir yönetmen olarak karakterini okuyacak durumda değiliz.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar