Seçimlerin ruh halini yakalayan filmler

Bu haftanın çok da heyecan uyandırmayan filmlerinin yanı sıra, yaşanan stresli seçim atmosferi herhangi bir film ya da dizi üzerine yazma arzusunu yok edebiliyor. Bu yazı Ahval'de çıktığı günün ileri saatlerinde Türkiye çoktan son derece önemli bir dönemece sapmış olacak, seçim sonuçları çoktan belli olmuş ya da sonuçlara itirazın kaosu ile çalkalanıyor olacak.

Halihazırda Amerika'da, Macaristan'da Türkiye'de, Rusya'da ve Çin'de despotizmi mutlu mesut hayata geçiren tüm politikacıların seçimleri hep şaibeli oldu.  Ancak bu durum hiçbir zaman sadece sandıktaki oyların sayılmasıyla ya da siber saldırılarla sınırlı olmadı. Asıl şaibe, seçim kampanyası sırasında halkların endişelerini körüklemek, hayali düşmanlar yaratmak ve en tehlikelisi halkı birbirine düşman etmek, kısacası ulusların genetik yapısıyla oynamakla ilgiliydi.  

Kuşkusuz bu konuyu işleyen sayısız  film var. Ne var ki, bu seferlik demagogların ve kitlelerin etkileşimine odaklanan ve Türkiye adına dahi söz sahibi olabilecek iki klasik Amerikan filmi üzerine tekrar düşünmek zihin açıcı olabilir. Her ne kadar seçim sonuçlarını değiştirmeyecek olsa da.

Frank Capra'nın Meet John Doe (Türkçe adıyla: John Doe'yu Karşılamak) adlı 1941 yapımı filmi, doğrudan seçim kampanyaları ile ilgili olmamakla birlikte, izleyen öteki filmler gibi bir yandan medyanın kitleleri kışkırtıcı yanını ifşa ederken, diğer yandan da halkın ne denli kolay dolduruşa gelebildiğinin altını çiziyor.

Filmde, işten atılan gazeteci  Anne Mitchel (Barbara Stanwyck) son köşe yazısında haksızlığa uğradığını düşünen ve toplumdaki haksızlıkları protesto etmek için intihar edeceğini söyleyen işsiz bir adamın ağzından düzmece bir mektup yazıyor.

Bu uydurma habere kolayca inanan halk, John Doe (Gary Cooper) adlı işçiyle empati kurunca, gazetenin patronu ve medya kralı Norton, Anne'ı tekrar işe aldığı gibi John Doe'yu gerçek bir karaktermiş gibi halkın karşısına çıkartmak için bir oyuncu kiralıyor.  Amacı, John Doe'yu kendi faşizan politikalarına alet ederek seçim sonuçlarını etkilemek.

Filmin geleneksel Hollywood tarzından ayrılan en çarpıcı yanı, kalabalığı idealize edilmiş iyi niyetli bir kitle gibi göstermek yerine, her an her türlü kışkırtma ile birbirine taban tabana zıt yönlere kolayca savrulan bir güruh olarak göstermesi.

Benzer bir şekilde John Doe da aslında iyi niyetli ve temiz kalpli birisi olmaktan ziyade, bir yandan ortalıkta dönen dolaplardan kafası karışırken, diğer yandan bu durumu lehine çevirmek isteyen fırsatçı biri olarak temsil ediliyor. Ancak kendisinden ilham alan bir grup insanın bunu bir harekete dönüştürmesi üzerine Doe da bu davayı sürdürmeye devam ediyor; ta ki mitinge gelen Norton'un kontrolünden çıkan Doe'nun aslında bir sahtekâr olduğunu, söz konusu mektubun düzmece olduğunu ifşa edişine kadar. Kandırıldığını fark eden halk öfkeyle Doe'ya sırt çeviriyor.

Hüsrana uğrayan Doe  davayı sonuna kadar götürüp bu sefer gerçekten intihar etmeye kalkınca kalabalığın gönlünü yeniden kazanıyor; Norton'un politik emelleri suya düşüyor. Kalabalık güruhun bir an belli değerleri huşu içinde savunurken,  hemen ardından kendinden geçmişçesine onları ayakları altında çiğnemesi faşist sokak gösterilerinin en tipik özelliği. Bu bağlamda Meet John Doe'nun en büyük başarısı, filmin çekildiği dönemde Amerika'nın en az Avrupa kadar faşizme yatkın oluşunu seyirciye aktarabilmesi.

Elia Kazan'ın 1957 yapımı A Face in the Crowd (Kalabalıkta bir Yüz)  Larry Lonesome Rhodes (Andy Griffith) adlı başıboş birinin  sıfırdan başlayarak baş döndürücü bir hızla yükselişini anlatıyor. Adı sanı bilinmeyen sıradan insanların yeteneklerinin tanıtıldığı bir radyo programı sayesinde Rhodes'un dinleyicilerin gönlünü fethedişi, izleyen bir dizi başarıyı da beraberinde getiriyor.

Demokrasi adına halktan gelme insanları karar verme sürecine dahil etme girişimi bir yanıyla Meet John Doe'yu çağrıştırıyor. Ancak, Doe'nun aksine Rhode'un tutumu baştan beri fırsatçı. Her zaman kendini sarmalayıp kucaklayan halkla kaynaşabilen Rhode,  önce medya yıldızlığına, ardından da seçim öncesi imaj danışmanlığına terfi ediyor.

Ve zirveye ulaşmanın yolunun popülizmden geçtiğini fark ediyor: Bir senatöre seçim kampanyası sırasında politik idealleri boş verip ''Washington'daki keşmekeş'' ya da ''Değişim zamanı geldi çattı'' gibi kapsül sloganlar kullanmasını öneriyor.

Rhode'un davranışı Citizen Kane filmindeki Kane'in tam tersi yönde gelişiyor: Başta iş arkadaşlarıyla eşit koşullarda yolculuğuna başlayan Kane giderek takıntı derecesinde kendini önemseyen, valilik seçimlerinin son aşamasında şarkıcı bir kadınla basılınca 'Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben Charles Foster Kane'im' diye bağıran birine dönüşüyor. Bu da seçimleri kaybetmesine yol açıyor.

Rhode ise bu tarz çıkışların karizmasını yok edebileceğinin farkında. Ne var ki, onun kontrol edemediği en büyük düşmanı narsisizmi. Bir gün arkadaşları arasında övünerek avanak halka ne söylerse söylesesin onları kandırabileceğini söylediği bir anda kasten açık bırakılan mikrofon sayesinde bunu herkes duyuyor.

Tüm bunlara karşın, bu iki filmin zamanında öngörmesinin mümkün olmadığı yeni bir durum yaşıyoruz: Artık hayatımızın bir parçası olan 'gerçek ötesi' (post-truth). Her iki filmde de gerçek olgular açığa çıktığında politikacıların maskeleri düşebiliyor; tüm şüpheci yaklaşımına rağmen bu iki film de 'hile yapanlar eninde sonunda kaybeder, dürüstlük kazandırır'  gibi bir ana fikirle son buluyor.

Oysa 'gerçek ötesi' durumu artık somut olguların algıda seçiciliğimizin ve kişisel inançlarımızın gerisinde kaldığı bir dünyayı tanımlıyor. Sosyal medya sayesinde kendimizi içine kapattığımız bir fanus sayesinde sadece duymayı istediğimiz haberleri ve fikirleri duyuyoruz, geri kalan dünyaya kendimizi kapatabiliyoruz. Ne var ki, geri kalan dünya da aynı şeyi yapıyor, söz gelimi, on beş yıl önce evlerde buzdolabı ve fırın olmadığına inanabiliyor.  Hal böyle olunca belki de önümüzdeki hafta distopya filmlerine göz atmak iyi bir fikir olabilir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar