Skopofili şöleni

Paolo Sorrentino’nun Loro (Onlar) adlı filmi, Berlusconi’nin (Toni Servillo) siyasi kariyerini sekteye uğratan seks skandalları ertesinde hayatından bir kesit sunuyor ve bu dönemde onun fahişelere zaafını kullanıp nüfuzundan nemalanmaya çalışan fırsatçılara odaklanıyor. Bir Berlusconi biyografisi yapmaya çalışmayan, gerçek kişi ve olayları hayali kişi ve olaylarla karıştıran, grotesk bir kurmaca olması takdire değer.

Ancak Berlusconi’yi yaşlanmayı kabullenemeyen, kendini ancak ev satarken mutlu hissedebilmiş, yanında sürekli bir müzisyen bulunduran, geçmişindeki gibi şarkılar söyleyen, sevimli bir hedonist olarak betimlerken diğer siyasi figürleri karikatürize edip Berlusconi’ye oy verenleri aşağılıyor ve bütün enerjisini parti ve orjileri beyazperdede canlandırmaya aktarıyor.

Bu parti ve orjiler Berlusconi ve yakın çevresinin dekadansını anlatmak için gerekli ama bu kadar uzatılıp ayrıntılandırılınca eleştirdiği şeyin ta kendisi haline geliyor. Skopofil olmayan birinin, 156 dakikalık süresinin üçte birinde beden sömürüsü yapılan Loro’dan haz alması nasıl mümkün olsun?

Milano’nun hemen dışındaki malikanesinde düzenlediği, İtalyan medyasında bunga-bunga diye adlandırılan davetlerin ortaya çıkması, İtalya’ya dört kez başbakanlık yapan Berlusconi’yi fazla da etkilemedi… Hakkında açılan davaların hiçbirinden hüküm giymedi. Sahibi olduğu medya grubu Mediaset’in kanallarının bu partilerin televizyon yayınına uygun formatında eğlence programı yapmasından olsa gerek… İtalyan halkının en azından bir kısmının sürekli izlediği programlar seks skandallarından halliceydi. Elbette bu programlar sadece Canale Cinque ve Italia Uno’ya özgü değil, İtalya’nın devlet televizyonu Rai’de ve dünyanın birçok ülkesinde benzer ‘eğlence’ programları var.

Açılış sahnesi çok çarpıcı, ama bir o kadar da yanıltıcı. Tipik bir Sorrentino filmi izleyeceğimizi vaat ediyor.  Tüyleri taranmış puf puf olmuş bir kuzu çok büyük ve çok güzel bir villadan içeri giriyor. O girer girmez klima daha fazla soğutmaya başlıyor. İkiden bire iniyor. Kuzucuk titremeye başlıyor. Sıfır derece göründüğünde olduğu yere yığılıveriyor.  O sırada televizyonda eğlence programı görüntüleri yer alıyor.

Loro, bu programları andıran bir tarzda çekilmiş. Öncelikle bir değil iki film gibi. İlk yarıda izlediğimiz filmle ikinci yarıda izlediğimiz film finalde kesişiyor kesişmesine ama o arada izlediklerimize tahammül etmek oldukça zor. İlk film, Tarantolu kadın taciri Sergio (Riccardo Scamarcio) ve eşi Tamara’nın (Euridice Axen), Roma’da tanıştıkları Berlusconi’nin gözdesi Kira’nin (Kasia Smutniak) işbirliğiyle Sardunya’da onun malikânesine komşu bir villa kiralayıp dikkatini çekmek için partiler vermesinden ibaret. İkinci filmde ise 70 yaşındaki Berlusconi’nin karısı Veronica’nın (Elena Sofia Ricci) kalbini kazanmak için yaptığı ‘çılgın romantik’ hamleleri ve etrafındaki siyasetçilerin beceriksizliğine değinen skeçleri izliyoruz. Oyunculuk böyle bir yapıya uygun düşsün diye abartılı, ama bu maske gibi ifadeler beylik sözlerle dolu diyaloglarla birleşince en az o ‘eğlence’ programları kadar sıkıcı hale geliyor.

Sorrentino’nun yaratıcılığı ara sıra kendini gösteriyor ama sonra tuhaf biçimde televizyonculuğa savruluyor film. Örneğin Berlusconi’nin Yanından ayrılmayan evin kâhyası, koruması, sekreteri, her işe gelen ilginç ve gizemli bir kişilik var. Eşinin Berlusconi için "Yalnız olmayı sevmez, ilişkideki üçüncü kişi” diye tanımladığı Paolo Spagnolo’nun (Dario Cantarelli) çimende kıvrılan bir yılanın başını tek darbede kestikten sonra “Dezenfeksiyon!” diye bağırması ve bir sürü görevlinin çimeni ilaçlamaya başlaması tüyer ürpertici ve anlamlı bir sahne. Sürekli gülümseyen kahramanın ardında olası tehditleri önleyip dezenfeksiyon yapan bir ekip bulunduğunu ima eden bir metafor, bu. Malikanenin bahçesinde gerçekten patlayan bir mini volkan bulunmasını ‘iktidar sahiplerinin zevksiz savurganlıklarının eril simgesi olarak dört dörtlük bir buluş’ sanmayın ama gerçekten varmış! Berlusconi döneminin trajedilerinden L’Aquila’daki deprem ise tam da televizyon haberciliğinin duygu sömürüsü yapılan ama haber takibi yapılmayan türü gibi aktarılmış.

Loro’daki sekanslar birbirinden kopuk, kim kiminle ne zaman nerede ilişki kurdu, hangi karakter gerçek hangisi kurmaca belli değil. Sanki arada başka kanallara zaplamışız da dans sekanslarında yeniden bu kanala geçmişiz gibi. Dans dediysek bale ya da folklor değil, kadınların kokain etkisiyle kıvrılıp durmasından ibaret. Zaten güzel olan, bir de plastik cerrahi marifetiyle güncel standartlara uygun hale getirilen kadınların nesneleştirilip erkeklerin görsel hazzına sunulduğu bir film temel olarak. Kalan her şey filmin âlemine çeşni katmış, sadece. Loro, Sorrentino’nun skopofillere armağanı: Milano’da, Roma’da, Sardunya’da o partilere ve orjilere gidemezsiniz ama biz ayağınıza getirdik. Buyurun beyazperdede kocaman yansımasını izleyin! Televizyondaki sansür de yok!

Ne erkek ne skopofil olmadığım için Loro’yu izlerken ve izledikten sonraki günlerde bende uyandırdığı duygu tiksinti oldu. Tiksinti uyandıran, ne onları pazarlayan gözünü para hırsı bürümüş erkeklerdi ne siyasetçiler. Doğrudan kadın bedeninden tiksinti uyandırıyor, çünkü erkek gözüyle çekilmiş ve erkek hazzına hitap ediyor, izleyiciyi erkek kahramanlarıyla özdeşleştiriyor. Aquila depreminde yıkılan kilisedeki İsa heykelinin vinçle yere indirilmesinin ardından, uzun ve zahmetli enkaz kaldırma çalışmasını yapan işçilere dönen kamera da yine eril kültlere odaklandığı için Loro’nun bıraktığı acı tadı silmiyor.

Feminist kuramcı Laura Mulvey’in Görsel Haz ve Anlatı Sineması makalesini alıntılamadan geçemeyeceğim. Makalenin tamamını, özellikle Freudyen açıdan cinsel hazzı ve skopofiliyi açıkladığı başlangıcını okumakta yarar var. Aşağıdaki bölümü alıntılamaktaki amacım ise Sorrentino’nun içine düştüğü tuzağı / açmazı göstermek, eleştirdiği şeyin tıpatıp aynısını yaptığını açıklamak.

“Emeğin, etkin/edilgen heteroseksüel ayrımı benzer biçimde anlatı yapısını denetlemektedir. Egemen ideolojinin ve ona dayanak olan psişik yapıların ilkelerine göre, erkek figür cinsel nesneleştirilme yükünü taşımaz. Erkek kendi teşhirci benzerine bakmakta isteksizdir. Dolayısıyla, temaşayla anlatı arasındaki ayrıklık, öyküleri ileri götüren, olayları olduran etkin rol olarak erkeğin rolünü destekler. Erkek film fantazisini denetler ve aynı zamanda daha öte bir anlamda iktidarın temsilcisi olarak ortaya çıkar: İzleyicinin bakışının taşıyıcısı olarak, bu bakışı, bir seyirlik olan kadın tarafından temsil edilen diegesis dışı yönelimleri nötrleştirmek üzere perdenin öte yanına aktarır. Bu, filmi, izleyicinin özdeşleşebileceği bir ana denetleyici figür etrafında kurma yoluyla devreye sokulan süreçler sayesinde mümkün olur. İzleyici esas erkek kahramanla özdeşleştiğinde, kendi bakışını benzerine, perdedeki vekiline aktarır ve böylelikle erkek kahramanın olayları denetlemekteki gücüyle, erotik bakışın aktif gücü buluşarak iktidar sahibi olmanın tatmin edici duygusunu verir”. (çeviri Nilgün Abisel)

Loro’nun ilk yarısında pezevenk Sergio ikinci yarısında müşterisi Silvio dışında özdeşleşilecek kahramanlar yok… Bugüne dek yaptığı her filmi beğendiğim Paolo Sorrentino’nun filmografisine, kariyerine, yeteneğine ve becerilerine hiç mi hiç yakışmıyor, Loro. Sanki onun yerine bir taklitçisi tarafından çekilmiş! Yapım tasarımının, görüntü yönetiminin ya da müziğinin iyi olması da kurtarmıyor filmi. Oysa Sorrentino’nun İtalya’nın Süleyman Demirel’i diyebileceğimiz ünlü politikacı Giulio Andreotti’nin bir portresini Sergio Leone sinemasından izler taşıyan bir tarzda çizdiği Il Divo her yönüyle gayet başarılı bir filmdi. 

Nanni Moretti’nin Berlusconi portresi Timsah / Il Caimano da absürt mizahla yoğrulmuştu ve akılda kalıcı bir eleştiri getirememişti. O da Loro gibi gündemi yakalayan ama kalıcı olmayan bir filmdi. İtalyan sinemasında benim izlediğim en güçlü film 2014 Venedik Film Festivali Ufuklar bölümünde Jüri Özel Ödülü verdiğimiz Belluscone: Una Storia Siciliana (Belluscone: Bir Sicilya Hikayesi) oldu. Berlusconi ile Sicilya mafyası arasındaki ilişkilere, halkın neden ve nasıl destek olduğuna değinen ve bir sosyal çevreyi tanımlayan bir filmdi. Her fırsatta halkı aşağılayan politikacı ve iş insanlarının bakış açısını yansıtmıyordu, en azından…

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar