alin taşçıyan
Tem 06 2018

Sömürgeci de mutsuzdur

Araf’ta olmak, tam da Arjantin’de doğmuş İspanyol corregidor Zama’nın yaşadığı gibi bir şey olsa gerek: Cennet tariflerine uyan bir yerde cehennem azabı çekmek! Kendini dev aynasında görürken başkalarının gözünde değersiz olmak…

Egemen, beyaz, erkek olup iktidara sahip olamamak… Hevesle istediği tayini ve özlemle kavuşmak istediği kişileri beklerken sabır tüketmek… Gitgide zayıflayan bir umuda tutunup yaşamaktan bitap düşmek…

İspanyol sömürgecilerin çocuğu olarak Buenos Aires’te doğup memuriyette corregidor (bir tür kaymakam) seviyesine yükselmiş, ama Paraguay Nehri kıyısındaki Asuncion’a tayin edilip orada ‘unutulmuş’ Don Diego de Zama’nın ‘trajedi’sine odaklanıyor, kahramanıyla aynı adı taşıyan bu film.

Bu yıl sinemalarda izleyeceğimiz en iyi ve en özgün iki üç filmden biri olan Zama; istilacıların -köleleştirdikleri yerli halklar kadar acı çekmeseler de- özgür ve mutlu olmadıklarını, monarşi ve kolonyalizmin üst düzey memurlarına dahi yaramadığını, buna rağmen sömürünün bugüne kadar süregeldiğini gösteren bir edebiyat uyarlaması.

Arjantinli saygın sinemacı Lucrecia Martel, dünya prömiyerini 2017 Venedik Film Festivali'nde yapan Zama’yı, vatandaşı Antonio di Benedetto'nun, 18. yüzyılda geçen romanından uyarladı. Hem de ne uyarlamak! Dört yıllık bir sürecin sonunda, uygarlık - vahşet dengesini revize eden bir romanın anti-kolonyalist özünü, olaya ve karakterlere büyük ölçüde sadık kalarak çıkarmanın yanı sıra bütün duygularımıza ve duyularımıza hitap eden bir sinema şölenine dönüştürdü.

Görüntü yönetmenliğini yaptığı filmler arasında Miguel Gomes’in Berlin Film Festivali’nde Alfred Bauer Ödülü kazanan Tabu’su, João Pedro Rodrigues’in İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazanan Ornitolog’u, Marco Dutra ve Juliana Rojas’ın Locarno Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanan Görgü Kuralları bulunan, bu filmlerle yedi ödül kazanan Rui Poças ile işbirliğinde doruk noktasına ulaşıyor.

Sıcak, nem, sinekler, su, çamur, kaşıntı, hatta Zama’nın kafasında bir türlü durmayan peruğun verdiği rahatsızlık adeta fiziksel olarak geçiyor izleyiciye. Onun içinde patlayan beklenti, özlem, haset, gerilim, arzu, tatminsizlik, acımasızlık, adaletsizlik, öfke, isyan, intikam, itaat, bezginlik, yılgınlık bize de geçiyor.

1976’da, açıkça belirtilmese de editörlük yaptığı Los Andes gazetesinde sağcı ölüm mangalarının haberlerini yaptığı için cunta tarafından tutuklanıp işkence gören, hapisten çıkınca sürgüne giden yazar Di Benedetto, Zama’yı “beklenti kurbanları”na adamış.

Bataklık, Kutsal Kız ve Başsız Kadın adlı lirik ve felsefi filmleriyle sinema dünyasında kendine sağlam bir yer edinen Martel, dokuz yıl aradan sonra izleyicisinin karşısına kılı kırk yaran titizlikte bir çalışmayla çıkıyor. Zama’nın özgün estetiğini benzersiz bir ton tutturarak, filmin bütün öğelerini ustalıkla kullanarak, şiddet eylemlerini kadraja almayarak, modern bir müzik kullanıp absürt mizah yaratarak oluşturuyor.

Çarpıcı sinematografisi, başrol oyuncusu Daniel Giménez Cacho’nun karakteri bütün çelişkileriyle, incelikle canlandırdığı üstün performansı, doğallıktan ziyade fantastik bir atmosfer yaratmaya yönelik sıradışı ses kurgusu ve alışılmadık müzik kullanımıyla (18. yüzyıl besteleri yerine kitabın yazıldığı ’50’li yıllarda popüler olan Los Indios Tabajaras topluluğunun parçaları) Zama’yı bir dönem filminin ötesine geçiriyor. Güney Amerika edebiyatının Büyülü Gerçekçilik akımına eşdeğer bir sinema büyüsüne eriştiriyor.

Martel, 1956’da yazılmış bu romanda, bunca emeğe değecek kadar güncelliğini koruyan bir varoluşçu felsefe ve siyaseten muhalif tavır bulmuş. Zama’nın bir parçası olduğu kolonyal düzende her türlü ahlaki yozlaşma bulunuyor: Kafkaesk bürokrasinin çarkları yavaş işliyor. Nepotizm öncelik kazanıyor.

Bir zamanların güçlü yöneticisi, “yerlileri sindiren kişi, kılıcını sakınmadan adalet sağlayan savaşçı, yerli ayaklanmasını tek damla İspanyol kanı akıtmadan bastıran Don Diego de Zama”, Avrupa’dan gelen İspanyolların gözünde bir ‘Amerikalı’ olduğunu, bir ‘mulatto’dan (İspanyol-yerli melezi) hallice görüldüğünü acı biçimde öğreniyor. O boş kolonyalist gururundan geriye sürekli kafasını kaşındıran bir peruk, bir türlü tatmin olmayan cinsel istek, sefaletin sınırında bir ev hayatı ve kanun kaçaklarıyla muhatap olmak kalıyor.

Uğradığı aşağılanma, yerlileri insan yerine koymayan Zama’ya birey yerine konulmamanın, eşit görülmemenin ne demek olduğunu zorlu bir hayat dersinde öğretiyor. Okyanusun ötesindeki krallığın gücüne güç, zenginliğine zenginlik katmak için varolan milyonlarca kişiden biri sadece… Kolonilerin işlevi ‘anavatan’ın gücüne güç, zenginliğine zenginlik katmak. Sömürü herkes için sömürü. Martel, ilk üç filminde ele aldığı Arjantin kültürünün ve toplumunun çelişkilerinin kökenine iniyor, Zama’da. Kanun var, hukuk yok diye özetlenebilecek bir durumu evrenselleştiriyor, aynı zamanda.

Diego de Zama’nın bir insan ve bir erkek olarak ruh halini de Freudyen bir tavırla irdeliyor. Romanın ve filmin etrafında geliştiği Zama’yı, daha ilk sahnede çamur banyosunu yapan kadınları ‘dikizleme’siyle, fark edilince de kendisini kovalayan bir kadına tokat atmasıyla tanıyoruz.

Kendini renkli kadınlarla asla birlikte olmayacak kadar ‘asil’ bulan Zama’yı yalanlıyor, bu sahne. Yalnızlıktan bunalan Zama’nın Lola Dueñas’ın canlandırdığı İspanyol kadın Luciana Piñares de Luenga duyduğu arzu ile ondan kocasının nüfuzunu kullanıp tayinini çıkarttırmasını istemekteki çıkarı birbirine karışıyor.

Luciana sürekli onu yelpazeleyen siyah kölesiyle (hem bir ilişki iması var hem kocası tarafından bırakılmış bir gözetmen iması) birlikte ağırlıyor Zama’yı, onuna oynuyor adeta… Martel, emperyalizmin, kolonyalizmin, sömürü ve şiddetin kaynağının erillik olduğunu özellikle vurguluyor.

Martel, Ionesco ve Pirandello hayranı olan Di Benedetto’nun absürt mizahını da iyi kavramış ve yansıtmış filme. Uzun, karanlık ve lirik final bölümünde Zama, Capitán Parrilla kumandasında, kimsenin yüzünü görmediği gizemli bir kanun kaçağı olan Vicuña Porto’nun peşine düşen ekibe katılmaya zorlanıyor.

Subtropikal iklimin güneşi parlamaya devam ederken Zama’nın hayatı bekleyişten umutsuzluğa doğru kararıyor… Martel, doğaya ne alışkanlıkları ne giysileriyle uyum sağlayabilen istilacıların adalet, vatan, sadakat, özgürlük anlayışlarını sorguluyor bu yolculukta. Ibn Haldun’un “Coğrafya kaderdir”, sözü geliyor akla.