Ara 09 2017

Toprağın çağrısı

Fatih Özgüven *

 

Fikret Reyhan’ın Sarı Sıcak’ı epeydir sinemalarda gösterilmesini beklediğim bir film.

İlk kez 36. İstanbul Film Festivali’nde gösterildi ve en iyi yerli film ödülünü aldı.

İçlerinde Sema Kaygusuz’un da olduğu bir jürinin seçimi olarak (özellikle onun tavsiyesiyle) hemen seyretmiş ve ekibin ödül vermek istemelerinin nedenini de doğrusu anlamıştım. Yeniden seyrettim ve bu sade ve etkileyici filmden gene ilk seyrettiğim zamanki zevki aldım.

İsmi hemen Yaşar Kemal’in kitabını akla getirse de o kitapla alakası olmayan bu ilk filmde son zamanlarda Türk sinemasında eksik olan şey var; iyi hikaye. Ve dolayısıyla (aslında her zaman da arkasından gelmeyebiliyor) iyi yazılmış bir karakter. Şu kaypak ‘edebiyat tadı’ klişesine sığınmayacağım.

Yeri gelmişken, iyi edebiyat ile iyi sinema farklı hikaye anlatma tarzları, ve edebiyata sinema, sinemaya edebiyat tadı atfetmek hiç de iltifat olmamalı; edebiyatı da sinemayı da iyi yapanlar böyle şeyleri hiç akıllarına getirmeden yapıyorlar. Senaryo atölyelerinde dirsek çürütenler ‘karakter arkı’ yaratmaya çalışadursun, kimi edebiyatçılar sinemasal anlatım denen o sentetik bir şeyin peşinde koşadursunlar, iyi hikaye anlatmanın yolu oldukça düz bir şey aslında.

Başka hikayeleri ve başka karakterleri içten bir merakla okumak, sonra da onları unutup kendininkileri anlatmaya cesaret etmek.

Bunları başka hikayelerle bağlantılandırmak da sinema hakkında yazmanın keyfi; o bakımdan Sarı Sıcak’ın, Salinger’in Catcher in the Rye’ından Steinbeck’in East of Eden / Cennetin Doğusu’na hatta oradan genç Yılmaz Güney’e kadar uzanan ‘öfkeli yeniyetme’ karakterini sinemamıza uzun bir aradan sonra (yeniden?) soktuğunu söylemek insanı mutlu ediyor. Onun, son zamanlarda (takriben Uzak’tan falan sonra) yaşlı gözlerle şehre doğru bakan taşralı karakterlerden biri olmadığını da eklemek gerek.

Aytaç Uşun’un parlak biçimde canlandırdığı İbrahim, koşullarından hoşnut değil ve koşullarını değiştirip başka bir hayata doğru uzanmak istiyor. Hoşnutsuzluğunu ve öfkesinin ifadelerini görüyor ve onu anlıyoruz. Film bu öfkenin dışa vurumlarıyla, etkileyici bir biçimde açılıyor. Bu uğurda yaptıklarının hepsini onaylıyor muyuz emin değilim. Ama bunlar (ters döndürülen kaplumbağa, köklenen bitkiler vb.) herhalde hikayenin geçtiği mekanda verilebilecek tepkiler. Öte yandan, filmin her anında onun hem hem kendince ‘doğru’ olanı yapmaya gayret ettiğini, hem de daha yaşlı kuşaklar tarafından alt edilmeye asla göz yummayacağını, ayrıca zayıf bedenindeki enerjiyi bulunduğu yerden ileriye yöneltme arzusuyla yanıp tutuştuğunu görüyoruz. ‘Sarı’ ve ‘sıcak’ sanki doğrudan doğruya bu durumu anlatan sıfatlar. Filmde bu yönelimin duygusallıkla çakıştığı özellikle belirgin bir sahne yok, eğer yönelimin bütünün zaten bir çeşit ergen duygusallığı olduğunu varsaymazsak.

Türk sinemasında son zamanlarda öfkeli olan genç insanlar öfkelerini hep gerekçelendirmek (politik, cinsel vb.) ve / veya bir durumla yan yana getirmek (taşrada olmak, şehirde kısıtlanmak vb.) zorunda kaldılar. Sarı Sıcak’ın karakteri hiç böyle bir zorunluluk hissetmiyor ve film İbrahim’le birlikte kapıyı çekip çıktığında biz ustaca örülen-çözülen olay örgüsünden aldığımız zevke ilaveten bunun da ne kadar ferahlatıcı bir jest olduğunu hissediyoruz.

Sarı Sıcak’da bol bol toprak var. Arabalarla, tarlalarca…

Semih Kaplanoğlu’nun Buğday’ında ise ilk kez gerçek ‘kara’ toprağı gördüğümüzde derin bir nefes alıyoruz. Buğday, dünyadaki bütün (?) toprağın zehirlendiği bir gelecekten bahsediyor.

Toprağın kullanılmaz hale geldiği bu ‘hemen hemen gerçekleşmiş’ zamanda Tarkovski’nin Stalker’ından, Solaris’inden, Kurban’ından, için için yanan siyah beyazında da Trier’in ilk siyah beyaz filmlerinden Salgın’dan, Europa’dan bir hava var.

Uzun zamandır Tarkovski tarzı bir atmosfer yaratmaya çalışan Ceylan, Kaplanoğlu ve benzeri yönetmenlerden birinin ilk kez ona oldukça yakın bir duygu yakaladığı söylenebilir. Tarkovski’deki postapokaliptik (ya da post dünya diyelim) durumlar önemli ölçüde inanç meselesiyle alakalıdır.

Tam adı konmayan, daha çok doğa ve unsurlara ilişkin bir iman, onlarla bağı zedelemiş olmakla ilgili bir pişmanlık; Tarkovski hayranı yönetmenlerimiz bunları şimdiye kadar resim olarak ele alıp esası göz ardı ettiler. O bakımdan bu filmin toprakla meselesi Türk sinemasında şimdiye kadar denenmiş en Tarkovskiyen şey sayılabilir.

Hışırdayan buğdaylarla dolu tarlalar, cenin şeklinde tarlalara gömülmüş figürler, toprağın sadece içine değil üzerine de yatılıp uyunacak bir bereket oluşu fikri vb. buralı biri tarafından yapılmış Tarkovskiyen bir filmde ilk kez anlam kazanıyorlar.

Yolculuk, imtihan, baştan çıkma/çıkmama, rehberlik, çömezlik, mucize meseleleri de öyle. Muhtemelen seyircinin her birini yerli yerine koyması gerekmeyen, evrensel olarak okuyabileceği mistik ögeler de- tepedeki camii, mezarlar, toprağın açığa çıkışı… 

Buğday'dan.
Buğday'dan.

Filmin sorunu mana alemiyle ilişkisinden çok maddi alemle ilgili. Buğday’ın kendince bir kurgu bilim ya da teknolojik kurmaca kısmı var ki, B kategorisi kurgu bilim filmlerini hatırlatıyor ve bu filmde mizahın da pek yeri olmadığı için ister istemez komik.

Uzay Yolu dizisinden çıkma bir konferans sahnesi bunların başlıcası; şık biçimde fotoğraflanmış olmakla birlikte ‘teknoloji boyunduruğundaki’ dünyayı üstünkörü özetleyen kütüphane, fabrika, ekoloji savaşçılarının gettoları, harap şehirler vb. de oldukça alelade, jenerik buluşlar.

Bir sorun da filme Türkçe isimli, hadi iyimser bir ihtimalle ‘kulağa Türkçe gelen isimler taşıyan’ kahramanlar yerleştirmek buluşu.

Bir filme Cemil ve Erol (Errol değil) adını taşıyan iki kahramanı gönlünüzce salamazsınız. Aidiyetler ve ulusal kimlikler ötesinde bir zaman diliminden bahsetme iddiasında da olsanız, akla ister istemez bir kültür dairesi gelir. İsim, özellikle kurmacada karaktere bir hikaye ve hatta kader atfeder ya da aftetmemiz gerektiğini düşündürür.

Buğday, iki adamın bir denizin kıyısında, sandalın başucunda buluştukları sahneden başlasaydı belki mistik bir yolculuğun bütün ‘zamandışı’ (dolayısıyla geleceği de kapsayan) niteliğini de içerebilirdi. Bu mistik yolculuğun kahramanlarının adları X ve Y olabilirdi.

Bunu yapmak fimin ikinci, daha güçlü yarısındaki mistik, tasavvufi içeriği azaltmaz hatta yoğunlaştırırdı....

......

 

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar