Türlerin sınırlarında

Bu yılki Cannes film festivalinden gelecek ödülleri beklediğimiz sırada vizyona geçen yıl Un Certain Regard (Belli Bir Bakış) bölümünde ödülü kazanan İsveç filmi girdi: Sınır.

İran kökenli yönetmen Ali Abbasi’nin ikinci uzun metrajı, vizyonda görmeye alıştığımız filmlere hem benziyor hem benzemiyor. Kendine has sert ve gerçekçi bir estetiği, buna karşılık kolayca fantastik diye nitelendirebilecek bir konusu var.

Bir suç filmi ya da kara film olarak kategorize edilmesi de mümkün. Bir yandan da epey klasik bir aşk hikayesi etrafında şekilleniyor. Çok uzak stiller ve türlerle böyle sanki kendiliğindenmiş gibi, tuhaf bir doğallık ve rahatlıkla oynuyor oluşu kendi başına bir artı. Filmi görülmeye değer kılan bir özellik...

Oysa para bulma sürecinde yönetmenin nasıl sorulara yanıt vermek zorunda kaldığını hayal etmek güç değil. “Gerilim filmi mi? Polisiye mi? Kara komedi mi? Fantastik mi?” Hem evet hem hayır. Sınır bu anlamda baş karakterine benziyor. Yani basitçe başkalarına pek benzemiyor.

Eva Melander’in ilk insan illüstrasyonlarına öykünen bir makyajla canlandırdığı Tina bir gümrük memuru. Yaptığı iş için biçilmiş kaftan, zira bir sebepten insanların yaydıkları kokudan suç işleyip işlemediklerini anlayabiliyor. Yaşı tutmayan birinin çantasındaki likörü ya da çocuk pornografisi taşıyan birini, doğaüstü bir şekilde hiç yanılmadan tespit edebiliyor. Bu sebebin ne olduğunu öğreneceğiz.

Çocuk pornografisi meselesi filmin polisiye tarafının merkezindeki gizemi oluşturuyor. Bir yerlerde küçük bebekleri hedefine alan bir şebeke var ve kahramanımız (son dönemde kuzeyden gelen polisiyeleri, özellikle dizileri hatırlatır şekilde) bu şebekenin peşine düşüyor.

Bir taraftan da kendisine fiziksel olarak çok benzeyen, yani aynı kromozom bozukluğundan mustarip Vore ile tanışmasıyla, merkezinde kendisinin yer aldığı bir başka gizemin içine düşüyor. Vore’nin hayatına girmesinden sonra Alzheimer hastası babası ve ilişkilerinin kaynağını pek anlamadığımız, bir tür parazit gibi yanında yaşayan erkek arkadaşından oluşan küçük dünyasını ve kendisini sorgulamaya başlıyor.

Bu sorgulamanın üstünde olumlu bir etkisi olduğuna kuşku yok. İnisiyatifi eline alıyor ve aşık olan sıradan bir kadın gibi “çiçekleniyor”. Vore’nin sırtında tıpkı Tina’nınki gibi derin bir yara izi var. Babası keskin bir şeyin üstüne düştüğünü söylese de parçalar yerine oturmuyor. Vore’nin Tina’yı kabuğundan çıkardığı gibi aydınlatması da gerekiyor.

Abbasi’nin İsveçli bir başka yönetmen Isabella Eklöf’ün yardımıyla John Ajvide Lindqvist’in kısa öyküsünden uyarladığı hikaye ikinci yarısında dağınık parçaları biraz aceleyle topluyor gibi olsa da filmin (ele vermekten kaçınılması gereken) gizemlerinin ve atmosferinin çarpıcı olduğu kadar sahici bir tarafı var.

Kuzey folklorundan öğelerin günümüz Avrupası’na tercüme ediliş şekli ise filmi farklı ve zengin okumalara açıyor. Elbette yönetmenin göçmen kimliğinin de filmi anlamlandırmaya çalışan seyirci üzerinde yönlendirici bir etkisi olacaktır.

Tina’nın Vore’nin hayatına girmesiyle gün yüzüne çıkmaya başlayan unutturulmuş, yok edilmiş kökenleri Holokost’tan bugünkü göçmen siyasetine pek çok konuya referans verir şekilde okunabilir. Onun bir genetik hastalık olarak kabul edilmesi istenen durumu pek çok şeyin metaforu olabilir, pek çok farklı şekilde yorumlanabilir şekilde tasarlanmış.

Tina ve Vore’nin ilişkileriyle ortaya çıkan cinsel kimlik karmaşası da çok modern tartışmalara doğrudan işaret eder gibi. Aslında kuir bir aşk izlediğimiz. Bir taraftan ikisinin bu tartışmalar içinde üstlendikleri roller azınlık hikayeleri arasında çok tanıdık bir formüle göz kırpıyor.

Tina egemen kültürle iyi geçinmeye çalışıp bunun bedelini kendi kimliğiyle öderken, Vore bu kimliği ve onunla birlikte gelen etiği tümden reddediyor. Tina üzerindeki etkisi radikal bir siyasi grubun liderinin getireceği aydınlanmanın bir başka çeşidi. Bu aydınlanma da yeni bir bedelle geliyor. Vore bir anda bir RAF mensubu gibi davranmaya başlıyor.

Filmin entegrasyon mu savaş mı ikiliğinde aldığı tutum biraz karmaşık. Bunu da aslında artı hanesine yazmak gerek. Ancak sayısız yöne çekilebilecek sembollerin ve alt metinlerin iki saati bulmayan bir hikayenin sırtına yüklenmiş olmasının bir yerden sonra bir dezavantaja dönüştüğünü de söylemek gerek.

O büyük kimlik sorunu bir kez ortaya döküldükten sonra olayların hızlanması, tarafların keskinleşmesi ve alt metinlerin iyice ortaya dökülmesi filmi fazla yükleyip, paradoksal şekilde biraz fazla basitleştirmiş oluyor.

Filmin esas gücü bu çatışmalardan önce gelen çocuksuluk, coşku ve özgürlük anlarında, başka türlü bir organizmayı çok da yabancı olmayan bir estetiğin içinde kurma başarısında ve aslında aşk hikayesinin kendisinde. Hikayenin iyimser olduğu zamanlar nedense kötümser olduğu anlardan daha sofistike olduğunu görüyoruz. Bir kez daha aydınlık ve muğlak bir yere doğru gittiği final de bu anlamda biraz yarım ama güçlü bir şekilde geliyor.

Sınır övgülerle karşılandı ve kendince bir hayran kitlesini yarattı bile. Bu durum izleyicide beklentiyi yükselttiğinden bir dezavantaj da olabilir, o yüzden açık fikirli kalarak izlemekte fayda var. Zira genç bir yönetmenin kariyerinin başına karşılık geldiğinden de önemli bir film. Abbasi’nin hayal gücü ve onu gölgelemektense destekleyen ciddiyeti pek çok imkanı barındırıyor.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar