alin taşçıyan
Mar 30 2018

Varoluşçu bir film: Kelebekler

Absürd komedi, aile dramı, yol filmi… Kelebekler’i kategorize etmek haksızlık olur, hangi niyetle izlenirse izlensin eş derecede etkileyecektir izleyiciyi. Bu başarısı, cesaretinden, özgünlüğünden ve varoluşçu felsefi yaklaşımından kaynaklanıyor.

Kierkegaard, Heidegger, Sartre ve Camus geziniyor senaryosunun satır aralarında, ama ölümünden hemen önce babasıyla barışan Kierkegaard’ın hayata, ölüme, dine ve imana dair düşünceleriyle ironi kavramı, Camus’nün intihara dair fikirleri ve absürd kavramı filme damgasını vuruyor.

İzlerken farkına varılmasa da, sonrasında Kierkegaard’ın Umutsuz Hastalık Ölüm, Sartre’ın Sözcükler ve Camus’nün Sisifos Söyleni kitaplarından pasajları çağrıştırıyor.

Kierkegaard’ın öne çıkmasının nedeni ise filmin de temaları arasında yer alan ölüm, tercihler, korku, kaygı, umutsuzluk ve başka birçok kavramı varoluşçu açıdan ele alan ilk filozof olması ve referanslarımızın çoğunun onun eserlerine yönelmesi.

Özellikle “önceden hissedilebilen ve hayatı değiştirebilen bir fenomen olarak ölüm” düşüncesi Kelebekler’e yön veriyor. Bunları yazınca sanki karanlık bir filmmiş gibi gelse de tam da Heidegger’in dediği gibi ölümle hayatın iç içe geçtiğini, fiziksel varlığın son bulması değil, hayatın farkına varılıp anlamlandırıldığı bir varoluş süreci olduğunu aktaran rengarenk ve çok eğlenceli bir film.

Tolga Karaçelik, Gişe Memuru ve Sarmaşık’ta da gözlemlediğimiz gibi günümüz Türkiye sineması içinde kendine özgü bir kulvar açmaya çalışıyor. Tutunmuş bir yönetmen için belki de en zor eşik olan üçüncü uzun metrajlı filmini, ilk ikisini de aşan bir başarıyla gerçekleştirmek için risk almış.

Çok sıradan gibi görünen bir parçalanmış aile dramından ton değişiklikleriyle, gülmekle ağlamak arası gelgitler yaratan absürditesiyle sıradışı bir anlatı çıkarmış.

İzleyiciyi manipüle etmeden duygulandıran, merakını canlı tutacak sürprizler yapan, melodram bile olabilecek bir öyküden komedi çıkarmış. Olunamayan ve sahip olunamayan şeyler üzerine kurulu bu film, mizahla hüznü, absürd olaylarla gerçek duyguları hassas biçimde dengeliyor.

Ebeveynlerinden ve birbirlerinden çok küçük yaşta, bir trajediyle  koptukları için kan bağı dışında bir bağ kuramamış üç kardeşin, otuz yıldır görmedikleri babalarını ziyaret etmek için birlikte yola düşmesini konu alıyor, Kelebekler. Geçmişteki bir intihar ve yolculuk sırasında meydana geldiği sonradan öğrenilen bir ölümün etkisi, varoluşçu felsefenini imbiğinden geçirilerek filmin tamamına siniyor.

Kelebekler, adını nereden aldığını anlatan bir masal sahnesiyle açılıyor. Bu sahnenin şiirselliği ve masalın sıradışılığı, filmin geriye kalanının biçemiyle bağdaşmıyor, ta ki her şey çözümlenene kadar.

Babalarının en büyük kardeş Cemal’e telefon etmesiyle başlayan olaylar dizisi, her biri hayatlarında ciddi sorunlar yaşamakta olan üç kardeşi, Kierkegaard’ın kendisi olmaktan kaçan, kendisi olmayı istemeyerek umutsuzluğa kapılan “hepsinden kötüsü, olduğundan başka birisi olmayı istemekteki, yeni bir ‘kendi’ olmayı arzulamaktaki umutsuzluk” diye tanımladığı durumda çıkarıyor karşımıza.

Almanya’da büyümüş, astronot olmuş, ama devlet bütçesinden pay ayrılmadığı için hiç uzaya gönderilmemiş ağabeyi meslektaşlarıyla hükümeti protesto ettiği sırada tanıyoruz.

Filmin finalinde onun ta uzaya kadar kaçmak (belki de dönememek) istemiş olabileceğini tahmin ediyoruz. O da çareyi kişisel gelişim kitabı yazmakta bulmuş, kendine sakin, olgun, sabırlı bir yazar havası vermiş…

Acı veren anıları unutamadığından başka kimliklere bürünebilmek için oyuncu olan ama doğru dürüst bir rol kapamayan ortanca kardeş, seslendirme yaparak geçinmeye çalışıyor.

Stüdyoda sevimsiz bir seslendirme şefiyle (yönetmen Emin Alper, oyunculukta da gayet iyi) çalışıyor. Kadınlarla ilişkilerinin de sağlıklı ve uzun ömürlü olamadığını görüyoruz. Gece kulüplerinde, içkide, sigarada, cıgarada avuntu arıyor…

Hep eksikliğini duyduğu için bir aileye sahip olmak, kendisini anlayan bir eşle yaşamak, bir sınıf dolusu çocuğa öğretmenlik etmek, sevmek sevilmek istemiş küçük kızkardeş ise aradığını bulamamış.

Tolga Karaçelik’in bizzat canlandırdığı Emre karısını asla dinlemeyen, işine gömülmüş, benmerkezci bir adam. Onun çocuksu bencilliği Suzan’ın anaokulu öğretmeni olmasıyla dayanılmaz hale geliyor.

Bir şeyi tutturdu mu susmak bilmeyen çocuklar misali (ki bir tanesine katlandığını izlediğimiz Suzan’ın sabrını takdir etmememek mümkün değil) bir koca çekilir dert değil.

Her biri yolculuk sırasında değişen, birbirlerine zaman zaman  yaklaşan zaman zaman içerleyen kardeşlerin, iyi kötü bir aileye dönüşümüne tanık ediyor bizi Tolga Karaçelik. Bütün oyuncularından da beyaz perdedeki en iyi performanslarını alıyor.  

Hele tiyatromuzun Afife Jale ödüllü o zarif ve narin Tuğçe Altuğ’un içinden öyle bir enerji çıkarıyor ki! Suzan, içinde biriken öfkeyi yolculuk sırasında öyle bir patlatıyor ki izleyiciyi gafil avlıyor! Bartu Küçükçağlayan’ı Çoğunluk’tan bu yana en yalın haliyle izlemek de ondaki potansiyeli ortaya çıkarıyor.

Onun bir türlü geçmişi unutamadığı için uykularının kaçtığını anlattığı sırada Suzan’ın da annesine, babasına, çocukluğuna, köyüne dair tek bir anısı olmadığını, bunun acısını çektiğini ifade ettiği sahnede üzülmemek, hatta ağlamamak mümkün değil.

Kelebekler, fiziksel yolculuğu fazla uzatmadan Hasanlar köyüne varıyor. Patlayan tavukları, dengesiz muhtarı, agnostik imamı ve ölen kelebekleriyle sürreel bir mekan olan bu köy, ölüm, iman, akıl, hayatın anlamı, yeryüzü, uzay, öte dünya üzerine varoluşçu bir klinik işlevi görüyor.

İmam karakteriyle Kierkegaard’ın özü itibariyle akla aykırı olarak tanımladığı dini alana geçmesi, kişinin imanın çelişkilerine ve saçmalığına rağmen Tanrı’ya inanmasını, inançlı olmasını onun kişiliğinde son derece komik ama zarif biçimde somutlaştırıyor.

Final de tam bir sürpriz: “Hayatın anlamını” bulmak, filmde bütün yaşananların gizemini çözmek için beklenen kritik an geliyor…

Ama Tolga Karaçelik hazırlop bir anlam sunmuyor elbette, bu kadar varoluşçu bir anlatının üstüne!

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar