Tiny Url
http://tinyurl.com/y7bapk3v
alin taşçıyan
Eyl 07 2018

We’re on a road to nowhere*

Alman sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Christian Petzold’un Anna Seghers uyarlaması Transit’in son jeneriğinde Talking Heads’in Road to Nowhere adlı şarkısı çalıyor. Bu şarkının nakaratı We’re on a road to nowhere / Come on inside şeklinde. Hiçbir yere doğru gidiyoruz/Sen de katıl diye çevirebiliriz.

Transit’in hiçbir yere yolculuk, arafta sıkışıp kalma, bitmeyen bekleyiş, karşılıksız aşk, faşizmin her devirde aynı olması temalarına söylenecek bir şey yok…

Ama iş katılmaya, bu filmin içine girmeye, karakterlerini hissetmeye gelince vize alamayan mülteci gibi kalakalabilirsiniz. İlk kez bir Christian Petzold filmini beğenmedim…

Petzold ve ekibi, 2. Dünya Savaşı sırasında, Marsilya’da, vize alıp bir gemiye binerek Amerika kıtasına gitmek için bekleyenler arasında geçen bir romanı günümüzde çekti, ama tamamen bugünün koşullarına adapte etmeden. Transit, bir geçmiş ve günümüz karması, yoksa karmaşası mı demeli?

Olayın gidişatını etkilemesi kaçınılmaz ögeleri dahil etmeyerek zamanın ötesine geçmişler. Sürekli baskınlar yapan çevik kuvvet donanımıyla pek çağdaş ama başka türlü güvenlik, röntgen makineleri, taramalar, kameralar, yok örneğin. Yüzen otel boyutundaki gemiler var ama dijital teknoloji yok. Kimse cep telefonu, tablet kullanmıyor.

Vize işlemlerinin yapıldığı konsolosluklarda, otel resepsiyonlarında bilgisayar görünmüyor, işlemler hep eski usul kağıt üzerinden yapılıyor. Otomobillerin modelleri yeni ama insanlar bugüne göre pek eski moda giyiniyor.

Tiyatro ve operada çok rastlanan bir uygulamadır bir eseri günümüz kostüm ve dekorlarıyla sahnelemek, ama Transit’teki zamansız tasarım, ne filmin amaçladığı mülteci eşleşmesini sağlıyor ne sinemanın illüzyonuna uyuyor…

Bir gerçeklik duygusu talep ediyor sinema. Transit’te karakterleri ve aşk üçgenini çevrelerinden soyutlamayı içimize sindirene kadar bu dönem karmaşası gereksiz maddi pürüzleriyle aklımıza takılıyor…

Filmin, en parlak başarısı Marsilya’yı bambaşka bir yermiş gibi sunabilmesi.

Yeniden kurgulanmış bir tarih örgüsü içinde insanı yabancılaştıran, soğuk ve kimliksiz bir moderniteyi yakalamış, Transit. Hepsi birbirinden farklı birçok filme evsahipliği yapan bu cıvıl cıvıl Akdeniz limanını olabilecek en sevimsiz biçimde görüntüleyerek oradan bir an önce kurtulma duygusunu da körüklüyor.

Hakkını teslim edelim: Transit, bugünkü mültecilerin durumuyla empati kurdurmak için güncellenmiş…

Tarihin tekerrürden ibaret olduğunun altını çiziyor. Petzold’un bir önceki filmi Phoenix misali dönem filmi olsa etkisi azalır, maliyeti artardı, muhtemelen.

Fakat niyeti, sadece oğlu (Lilien Batman) hasta olan Kuzey Afrikalı yalnız bir annenin (Maryam Zaree) banliyödeki yoksul yaşamını göstermekle somutlaşıyor. Gerisi izleyicinin niyet okumasına bırakılıyor…

“Avrupa’da geçmişin faşizmiyle günümüzün demokrasisi arasındaki benzerlikleri bulunuz” başlıklı bir bulmaca…

Tamamen günümüz koşullarına uyarlayacak olsa bütün enerjiyi emecek bir yapım tasarımıyla artık kanıksamaya başladığımız distopyalardan birini yaratacaktı, Petzold. Transit’te kurguladığı hibrit-zaman içinde bile inandırıcılığı tartışılır aşk öyküsünü anlatamayacaktı.

Çoktan ölmüş kocasına hala aşık olan kadın uğruna her tür fedakarlığı yapan iki erkek, en az yarım yüzyıl öncesinin filmlerinde yer alabilirdi, bugünün dünyasında hiçbir inandırıcılığı yok.

Dilimize de çevrilen Transit, Anna Seghers’in, aralarında André Breton ve Claude Lévi-Strauss'un da bulunduğu, kendisi gibi bir grup Yahudi aydınıyla birlikte Nazilerden kaçışında edindiği deneyimlere ve yaptığı gözlemlere dayanan bir romandır.

Komünist oldukları için ABD’den geri çevrilip Meksika’ya kabul edildikten hemen sonra bu romanı yazdı. Seghers 1941’da kaçtı, roman 1942’de geçer, kitap 1944’te çıktı. Marsilya’da adeta araftaymışçasına bekleşen Avrupalılar da bugün Libya’da, Türkiye’de, Cebelitarık’ta, Calais’de denizi aşmak için bekleşen Afrikalı ve Asyalı mültecilerden farklı değildi.

Petzold’un filmlerinin hemen hepsine hakim olan heimat/memleket kavramı ve arayışı Transit’te de var. Bu kez memleketinden kaçmaya çalışan Georg’un (Franz Rogowski) öyküsünü anlatıyor. Toplama kampından kurtulup Paris’e sığınan Georg, kentin kuşatılması üzerine bir kaçış yolu arıyor.

Direnişçi arkadaşı ondan iki mektubu ünlü yazar Wiedel’e ulaştırmasını istiyor. Georg yanına gittiğinde çoktan canına kıymış olan Wiedel’in geride bıraktığı pasaportunu, vize belgelerini ve son kitabının ilk nüshasını alıp Marsilya’ya gidiyor. Seghers, bu karakteri yazarken Walter Benjamin’den etkilendi.

Paris’te yaşarken intihar girişimleri dostları tarafından önlenen; ama bir gemiyle ABD’ye gitmek için beklerken umutsuzluğa kapılan; İspanya işbirliğine başlayınca, Nazilerin eline düşme korkusuyla İspanya’nın Portbou kentinde, Hotel de Francia’da 25 Eylül 1940 tarihinde intihar eden ve geride tamamlanmamış Pasajlar’ını bırakan Walter Benjamin’den.

Elinde belgelerle Marsilya’daki Meksika Konsolosluğu’na gelen Georg, Weidel’in adını verir vermez onunla karıştırılınca durumdan yararlanmakta sakınca görmüyor. Kendi kimliğiyle yeni bir kıtada, yeni bir hayata başlama umudu yok, çünkü.

Weidel’e onu terk ettiği için pişmanlık dolu mektupları yollayan, Marsilya’da beklediğini yazan karısı Marie (Paula Beer), zarif giysiler içinde hüzün dolu bakışlarıyla yanından süzülüp geçtikçe Georg’un vicdanı sızlıyor, öte yandan…

Marie’ye sırılsıklam aşık, onu alıp Amerika’ya gitmek isteyen Richard (Godehard Giese) ile tanışan Georg, kaçınılmaz aşk üçgenini oluşturuyor.

Karakterlerin duygusal gelgitlerine odaklanıyor filmin büyük çoğunluğu. Zamanda, mekanda ve kendi vicdanları içinde sıkışıp kalmış karakterlerin yaşlarla dolan gözleri, kaçırılan bakışları, yalan söylerken, pişmanlığını itiraf ederken yaşanan utanç ifadeleri ve umutsuzluğa kapılmama gayretlerindeki acınası hallerle etkili olmaya çalışıyor.

Kafkaesk bir bürokrasi sarmalında korku dolu bir bekleyiş içindeki karakterlerin durumuyla günümüzün mültecilerininkini karşılaştırınca tatlı bir nostaljiye kapılıyor insan: Temiz, rahat otel odalarında kalıyorlar, karınlarını cafelerde doyurup şarap içebiliyorlar, kocaman bir transatlantiğe binip yolculuk edecekler…

Oysa filmin argümanı tam tersi yönde: Adamın biri ölmüş, arafta beklemeye başlamış. Ama dayanamamış gerilime, cennete mi cehenneme mi gönderileceğini sormuş. Zaten geldiğinden beri Cehennem’desin, demişler. Georg’a anlatılan bu fıkra bütün mültecilere uyarlanabilir ama birçoğunun beklemekten usanma nedeni aç açıkta, hijyenden ve güvenlikten yoksun olmaları…

(*) Filmin son jeneriğinde kullanılan, Talking Heads’in Road to Nowhere şarkısının nakaratı...