Selim Eyüboğlu
May 12 2018

Yağmurla gelen kıyamet: The Rain

Netflix’in en yeni dizilerinden The Rain, oynatıldığında sanki doğrudan İngilizce bir diziymiş gibi başlıyor. Dublaj geleneğinin İngilizce konuşulan ülkelerde Türkiye, Fransa ya da İtalya’daki gibi köklü olmadığı düşünüldüğünde, başta kimsenin aklına diziye dublaj yapıldığı gelmiyor.

Öte yandan, The Rain açıldığında, doğrudan İngilizce dublajla başlamasa da fazlasıyla bir Amerikan dizisini çağrıştırıyor: Uygarlığın yok olup kendini kaosa bıraktığı, insanların küçük gruplar halinde sınır kasabaları kurduğu ve sınırın ötesinin Westernler'de olduğu gibi Kızılderili vahşetini ima eden Vahşi Batı’yı çağrıştırdığı dizilerin haddi hesabı yok:

 Jericho Amerika’ya birden çok atom bombasının atıldığı, Revolution elektriğin kesilerek uygarlığın tamamen çöktüğü, The Walking Dead  Amerika’nın zombileştiği, The100 ise nükleer savaş sonrası yaşanmaz hale gelen dünyaya uygarlığı yeniden kurmak üzere yıllar sonra çocuk suçluların gönderildiği Apokalips sonrası Amerika’nın tasavvur edildiği yalnızca birkaç örnek.

the rain

Tüm bu örnekler sanki tek bir şeyin altını çiziyor: Apokalips sonrası Amerika tasavvuru zaman içinde popülerliğini kaybetmiş olan Western türünü yeniden şekilllendiriyor.

Bu dizilerin hemen hepsinde uygarlık adına her şeyin yitirilip Zümrüdüanka gibi küllerinden yeniden doğma fantezisi işlenirken bir yandan da Kızılderililer'in tahayyül edilemeyecek ‘barbarlığına’ tanık olup hayatta kalmayı başaran, ancak tekrar yerleşik düzene ayak uyduramayan kanundışı (outlaw) tiplemesi popüler kültürde her daim canlı tutuluyor. 

Genellikle bu karakter, Mad Max’te olduğu gibi, karabasan bir gelecekte istismar edilen insanlara bir noktaya kadar liderlik ettikten sonra, yalnız başına yoluna devam ediyor.

Bir Danimarka yapımı olan The Rain ise bu özelliklerin hiçbirine uymuyor. Her ne kadar gözler önüne Apokalips sonrası bir gelecek serse de, benzeri Amerikan dizilerine bir çok bakımdan teğet geçiyor. 

the rain

Dizi, virüs bulaştırılmış bir yağmurun İskandinavya’daki hemen herkesi öldürdüğü bir yakın gelecekte Simone (Alba August) ve Rasmus (Lucas Lynggaard Tønnesen) adlı iki kardeşin babaları tarafından bir sığınağa götürülmesiyle başlıyor. 

Dizinin daha ilk bölümünde bilim insanı baba virüs taşıyan yağmura çözüm bulmak için sığınağı terk ediyor, anne ise ise ölüyor. Altı yıl sığınakta yaşayan kardeşler ise stokların tükenmesi üzerine tam dışarı çıktıkları anda yiyecek arayan bir grupla karşılaşıyorlar.

Bu grubun karakter özellikleri yaşam koşullarının acımasızlaştırdığı, her an tetik çekmeye hazır Amerikan hemcinslerinden farklı değil: İletişim bile kurmayı denemeden kardeşleri tecrit odasına kilitleyen grubun lideri Martin (Mikkel Boe Følsgaard), asker geçmişi olan ve yağmurdan enfeksiyon kaptığını düşündüğü herkesi gözünü kırpmadan infaz eden acımasız bir tip gibi görünüyor. 

Ancak grubun güvenliği konusundaki kaygıları ve Beatrice ile olan karmaşık ilişkisi sayesinde maço imajından sıyrılınca insan yanı ortaya çıkarıyor.  Grubun öteki üyeleri de başta en az Martin kadar stereotipleştirilmiş karakterler. 

Ne var ki, Simone ve Rasmus ile karşılaşmaları, iki kardeşin birbirini kollamalarına tanık oluşları, grup üyelerinin bastırılmış duygularını su yüzüne çıkarıyor; dahası onların problemlerini çözmek için önce üç karakter, ardından da grubun öteki üyeleri Simone ve Rasmus’un peşine takılıyor.

The Rain, öykünün şimdiki zamanını anlatırken, bir yandan da Lost dizisini çağrıştıran uzun flashbacklerle gruptaki karakterlerin her birinin yağmur öncesi ne yaptıklarını, yağmurun çevredeki insanları öldürüşüne tanık olmalarını ve yaşadıkları travmaları anlatıyor. 

Bunlardan en etkilisi, yağmurdan kaçarken sığındıkları bir köşkte karşılaştıkları bir tarikatın üyeleriyle, Lea’nın (Jessica Dinnage) başından geçenlerin anlatıldığı bölüm: Misafirlerine temiz su ve dalından koparılmış domatesler sunan bu tarikatın cömertliğini başta Martin olmak üzere herkes kuşkuyla karşılıyor. 

Bireysellik karşıtı bir yaklaşımla "hepimiz birimiz için, birimiz yoksa hepimiz bir hiçiz…" gibi sloganlarla yaşam felsefelerini açıklayan bu tarikatın üyeleri aynı zamanda her bireyin geçmişine sünger çekerek hayata yeniden başlaması taraflısı. 

Bu bakış açısı ile Lea’ya yaklaşan yaşlı bir kadın, onun yağmurdan hemen önce yaşadığı hüzünlü ve bir o kadar da küçük düşürücü hikâyesini empatiyle dinlerken, onu dualarının hemen ardından yağan öldürücü yağmurdan sorumlu olmadığına ikna ediyor.

Tahmin edileceği gibi tarikatın ciddi bir açmazı var. Gereğinden fazla spoiler vermemek adına, şu kadarını söyleyerek gerisini hayal gücüne bırakmakta fayda var: Tarikat üyeleri hepimiz biriz… 

sloganını en uç noktasına kadar götürerek uyguluyorlar. Ne var ki, Rosemary’s Baby ya da Stepford Wives (1974 yapımı) filmlerinde olduğu gibi gizli kapaklı amaçlara hizmet eden bir tarikat değil bu: Geçmişlerindeki günahlarından arınmak isteyen, bu uğurda ölümü bile göze alan, ancak unutmayı başaramayanların infaz edilebildiği; kısacası, alışılagelmiş kalıplara uymayan, yaşadıkları koşulların gerekliliklerine ayak uyduran insanların şekillendirdiği bir tarikat bu.

‘Apokalips sonrası’ türüne ait kalıpların erimesi dizinin ana karakterleri için de geçerli. Süreç içinde her biri stereotip karakterlerinden sıyrılıyor. Başta Martin, emir veren, zor kararları hayata geçiren lider rolünden feragat ediyor, Beatrice kendinden yaşça oldukça küçük Ramus’la sıra dışı bir ilişki yaşarken, Martin Simone’la yakınlaşıyor. 

Uygarlığın son bulduğu koşullarda bile, karakterler, aşk, kıskançlık, ergenleşme gibi geçmişlerine gömdüklerini düşündükleri duyguları yeniden keşfediyor. Klasik anlamdaki Apokaliptik dizilerin tekrar tekrar kullanılan kalıpları seyircinin tortulaşmış algısı sayesinde inandırıcılık kazanırken, The Rain tüm bu klişelerin bir an için de olsa cazibesine kapılmadan kendi öykü dinamiklerini yeniden yaratabiliyor.

The Rain, bir bilimkurgu örneği olarak hiç inandırıcı değil. Yağmurun insanları nasıl öldürdüğü ya da en başta virüsün yağmura nasıl karıştırıldığı açığa çıkmıyor. Ne var ki, dizinin dert edindiği bir konu değil bu. Tam tersine, The Rain karakterlerinin yeniden keşfederek hayata geçirdikleri yaşam deneyimleri sayesinde inandırıcı bir öyküye dönüşüyor.