Yeşilçam’ın 'Öteki Yüzleri' -2

Öteki “bizden” olmayandır. Aynı zamanda bilinmeyen, bilinmek istenmeyen, rahatça tanımlanamayan “şeyler” de ötekidir.

Ötekiyi anlamak için tanımlamak gerekir ama Türkiye’de “diğeri, öbürü, değersiz olanı” tanımlamak için önce “biz” tanımlanır. Dışında kalan da sevimsiz öteki/ötekiler olur.

Türkiye’de ezelden beri çok ötelenen var, ulus devlet ötekiyi tespit etme işinde çok iddialı. Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, Alevi, Roman, LGBT, Kadın, Çocuk, Göçmen, Engelli ve daha bir çok grup devletin ötelemesinden payına düşeni hep aldı. Beden formu, fiziki “kusurlar”, “doğal olmayan” tutkular/bağımlılıklar bile insanın toplumda ötekileştirilmesi için yeterli.

Türkiye’de ötekileştirmenin en berrak ve başarılı örneği Azınlıklardır. 

Türk devleti “Ötekileştirme Metodolojisini” en ağır yaptırımlarla ilk kez Azınlıklara uygulamıştır. Çoğunluk bir gün azınlık olacağını hiç düşünmemiş, olanı sineye çekmiş, bana dokunmayan yılan bin yaşasın demiştir. 

Bugün muhalif grupların maruz kaldığı yaftalamalar, suçlamalar, hukuk ihlalleri, şeytanlaştırmalar, hatta mala mülke el konması pratikleri bile devletin temelini oluşturmuş “Azınlık politikasının” yeni sürümüdür.

Etnik köken, din, dilsel gruba/ dinsel geleneğe bağlılık, siyasi akımlara/mesleğe/sosyal yapıya duyulan aidiyet, duruş, yatak odası ve sağlık durumu; bu sayılanlardan biri ya da hepsi kimliği oluşturur.

Devlet ideal ve meşru kimliği sunar ve onaylamadığı kimliği hedefine alır. Maalouf “Meşru kimlik yaratmak, yaratılanın ötekilerden üstün olduğunun kabul edilmesidir” der.

Ötekileştirme yanında kaçınılmaz olarak ayrımcılığı ve nefreti getiriyor. Politikaya dönüşen bu yaklaşımlar, devletin ideolojik aygıtı olan medya tarafından, yaratılan gündemde bazen üstü kapalı bazen ise açıkça bu ötekileştirmeyi besliyor. Irkçılık, zenofobi, antisemitizm, ya da homofobi gibi kavramlar üzerinden nefret her gün tekrar üretilip, pompalanıyor.

Suçlayıcı, alaycı ifadeler, hakaret, aşağılama, ötekileri hedef haline getiriyor. Ötekiler bu potansiyel risk ile burun buruna gelirken, nefret söylemi üreten gruba güç ve önem atfediliyor.

Yeşilçam filmleri de “öteki” ile sıklıkla karşılaştığımız bir yer. Toplumdan dışlanan, horlanan ötekiler, “toplumun bir aynası” olarak kabul gören Yeşilçam filmlerinden de yer aldılar. Türk sinemasında cinsel tercihleri farklı olanlar, Müslüman olmayanlar, köyden kente göç eden ve diğer öteki karakterler ortak bir alay duygusu ile yaratıldılar. 

Geleneksel Osmanlı Tiyatrosunda olduğu gibi, Türk tiyatrosu ve sinemasında Gayrimüslimlere ikincil karakterler olarak yer verildi. Cumhuriyet döneminde sayıları henüz bugünkü kadar azalmamış, kendi hikayesini bilmediğimiz, tanıma fırsatı bulmadığımız Azınlıklar İstanbul’un “renkli ve kozmopolit” yapısını anlatabilmek için kullanılıyorlardı.

Meyhaneci hovarda Rum, zorda kalanın altınına ucuz fiyat veren kurnaz Yahudi, evini kiraya vermiş yaşlı kokoş Ermeni kadını, Yeşilçam’ın en çok kullandığı azınlık figürleriydi.

Bu klişelerden yola çıkarsak Türk sinemasında bir azınlık temsilinin değil, yaratılmak istenen bir azınlık stereotipi olduğunu söyleyebiliriz.

Ermeniler özellikle 1950’den sonra sinemada daha olumsuz karakterlere dönüştüler. Vatandaş Türkçe Konuş kampanyaları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, Ermeniler ve diğer Azınlıklar üzerinde hem baskıyı artırmış hem de sayıları gittikçe azalmaya başlamıştı. 

Rum kadınlar kadar iffetsiz gösterilmeseler de filmlerde gördüğümüz olumsuz kadın imajlarından biri oldular. Nerede olduğu bilinmeyen ailesinden uzakta yalnız başına yaşayan çirkince, bigudili, sabahlıklı, flörtöz, çok ağır aksanlı konuşan yaşlı “madamlar” kiralarının peşinden koşan, ama erkek kiracılarından iltifat alınca da bir anda yumuşayan kadınlardı.

Filmlerdeki ana kadın karakterler gibi anaç ve ailesine düşkün değildiler. Akılları fikirleri saç, makyaj olan bu karakterleri bir kere olsun mutfakta kendilerine has yemeklerini pişirirken göremedik. Kendi dili, kültürü, kilisesi, adetleri olduğuna şahitlik edemedik.Sinemada her kesimden (Türk -Sünni) ailenin evi temsil edilirken, Azınlıkların yaşam alanları görünür olmamıştı.

Erkek karakterlerin zenginliği, kadın karakterlerin ise cinselliğine büyük bir vurgu vardı.

Adabımuaşeret ya da görgü öğretmenliği, yine komik bir karakter yaratılarak gayrimüslimlere paslanmıştı.

Altını çizmekte yarar var; Yeşilçam filmlerinde Rumlar, gayrimüslim gruplar arasından en sevilmeyen karakterler olmuşlardı. Rumlara yönelik düşmanlık Osmanlı milli mücadele dönemlerini anlatan filmlerde ön plana alınmıştı. Rum erkek karakterlerin tamamı Megali İdea’nın gözü kör askerleri, kadınlar ise Türk erkeği görünce kendini kaybeden iffetsiz kadınlar olarak resmedilmişti.

Anadolu'nun çok kültürlü çokdilli, çok dinli yapısı yerli sinemada yer bulamamış, İstanbul’un ev sahipliği yaptığı ve gayrimüslimlerin temel taşlarını koyup, zenginleştirdiği şehir hayatı tüm açıklığı ile resmedilememişti.

Türkiye'de farklı etnik, kültürel, dini gruplar, edebiyattan tiyatroya birçok sanat dalında yer almalarına karşın sinemada da temsilleri çoğu zaman klişe ve önyargıların pekiştirilmesine sebep olmuştu.

Kısaca, ilk bölümde bahsettiğim kimliklerini saklamak zorunda kalan Ermeni sanatçıların kaderini, 1950-1980 yıllar arasında Türk sinemasında kurgulanan gayrimüslim karakterler de paylaşmışlardı. Kendilerini ifade edemeyen, anlatılan hayata kendilerinden bir şey katamayan bu kurgu karakterler filmlerdeki diğer ötekiler gibi kendi gruplarını temsil edemeyip, sadece ana karakterlerin hayatında “gülünç” bir detay olarak kaldılar.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar