Nick Ashdown
Ara 03 2018

Türkiye’nin sivil toplum öyküsü, AB ve Osman Kavala

Açık Toplum Vakfı’nın geçtiğimiz hafta Türkiye’deki faaliyetlerine son vereceğini açıklaması ve 16 Kasım günü Anadolu Kültür ile bağlantılı 14 insan hakları aktivistinin gözaltına alınmasıyla birlikte Türkiye’de sivil toplum son günlerde birkaç darbe birden aldı.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Yiğit Aksakoğlu dışında, gözaltına alınan aktivistlerin tamamı sorgularının ardından serbest bırakıldı, Aksakoğlu ise tutuklandı.

Uluslararası Demokrasi Gözlem Kurumu Freedom House’un (Özgürlük Evi) Özel Araştırmalar Direktörü Nate Schenkan “sivil toplum ve genel olarak kamusal alan açısından çok tatsız bir durum,” şeklinde konuştu.

Schenkan, “Türkiye’de uygulanan yardım ve yataklık ölçütleri, savcıların hiç yoktan komplo teorileri uydurma alışkanlıklarıyla birleşince, ülkede insan hakları ve etnisiteler arası meseleler gibi alanlarda çalışan herkes tehdit altında” dedi.

Açık Toplum’un söz konusu açıklaması, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta bir konuşmasında vakfın başkanı George Soros’a ismen saldırmasının ve onu Anadolu Kültür’ün kurucusu, Türkiye sivil toplumunun en tanınmış ve saygın isimlerinden olan ve bir yılı aşkın bir süredir, iddianamesiz bir şekilde hapiste tutulan Osman Kavala ile ilişkilendirmesinin hemen ardından yapıldı.

Erdoğan, söz konusu konuşmada “[Kavala’nın] arkasında kim var? Meşhur Macar Yahudisi Soros. Bu adam dünyada milletleri bölmek, parçalamakla adeta birilerini görevlendiren birisidir” demişti.

Açık Toplum hakkında aynı zamanda, 2013 yılında Erdoğan’a karşı yapılan kitlesel Gezi protestolarını finanse ettiği iddiasıyla da bir soruşturma yürütülüyor. Ancak Açık Toplum, bu iddiayı reddediyor. Açık Toplum’un aktivistlerin biri olan Hakan Altınay da, 16 Kasım günü gözaltına alınan isimler arasındaydı.

Bahçeşehir Üniversitesi’nin siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörlerinden, 2015 yılından bu yana AB ve Türkiye sivil toplumları üzerine akademik çalışmalar yapan Özge Zihnioğlu, “İnsanlar yeni sivil toplum örgütleri kurmaya korkuyorlar” dedi.

Zihnioğlu Gezi’den bu yana sivil toplumda, devletin radarına girmemek için, gevşek, gayri resmi gruplar halinde örgütlenmek yönünde bir eğilim olduğunu, ancak bunun da bu grupların AB’den veya başka resmi kurumlardan fon alamamaları anlamına geldiğini söyledi.

Zihnioğlu “Bu grupların çoğu çok uzun ömürlü olamıyorlar,” dedi ve Erdoğan’ın ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin uzun zamandan beri refah politikalarının desteklenmesi için sivil toplumla çalıştığını, ancak Erdoğan’ın eleştiriye veya onun siyasi hedefleri ile bağdaşmayan hedeflerin savunulmasına çok az tahammülü bulunduğunu belirtti.

Türkiye’de hükümetin Gezi eylemlerini bastırmasının ardından, demokrasi alanında çok belirgin bir gerileme gözlemlendi ve Türkiye geleneksel Batılı ortaklarından uzaklaştı.

Avrupa Sayıştay’ı tarafından yayınlanan bir rapora göre, 2015 ila 2016 yılları arasında hak savunuculuğu yapan derneklerin üye sayısı dörtte üç oranında azalarak, 200 bin 96’dan 50 bin 598’e düştü.

Türkiye ile 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başlayan Avrupa Birliği, geçtiğimiz Eylül ayında daha önce emsali olmayan bir hamle yaparak, Türkiye’yi yararlandırdığı katılım öncesi fonlarının 70 milyon Euro’luk kısmını iptal etti. Bu miktar AB’nin Türkiye’ye akıttığı fonlar içinde nispeten küçük bir orana tekabül ediyor.

Avrupa Parlamentosu Partiler Arası ve Partiler Üstü Türkiye Forumu Genel Sekreteri Laura Batalla, “Bu, Türkiye’ye ve Türkiye hükümetine, demokrasi ve hukukun üstünlüğü meselelerinde geriye düştükleri mesajını vermek için yapılmış sembolik bir jest, aslında”  diyerek, Türkiye - AB ilişkilerinin tarihin en kötü dönemlerinden birini yaşadığını belirtti.

Avrupa Parlamentosu 2016 Kasım’ında, büyük bir oy çoğunluğuyla Türkiye ile yürütülen üyelik müzakerelerinin askıya alınmasına yönelik bir karar almış, ancak söz konusu olan bağlayıcılığı bulunmayan, tavsiye niteliğinde bir karar olduğu için Avrupa Komisyonu da, Avrupa Konseyi de söz konusu kararı uygulamaya sokmamıştı.

Geçtiğimiz günlerde ise AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Johannes Hahn, Türkiye ile üyelik müzakerelerine tümden sonlandırmanın “daha dürüst”  bir tavır olacağını söylemişti.

Avrupa Parlamentosu üyesi Marietje Schaake de Ahval’e yazdığı e-postada şu görüşleri dile getirdi:

“Erdoğan’ın otoriter politikaları, Türkiye halkına Avrupa’nın kapılarını kapattı. Türkiye’nin AB yolunda ilerlemesine izin verecek olursak, AB’nin bütün katılım politikalarına zarar vermiş oluruz.”

Uzmanlar, üyelik müzakerelerinin öngörülebilir bir gelecekte tamamlanmasına yok denecek kadar az ihtimal veriyorlar. Üyelik müzakerelerinin tamamlanması için 28 üye devletin görüş birliğine ihtiyaç bulunuyor. Müzakerelerin ilerlemesi ihtimali de pek büyük olmadığından, müzakereler süresiz bir arafta kalmış durumdalar.

Zihnioğlu “Sanırım hâlihazırdaki durumu sürdürebildikleri kadar sürdürmek istiyorlar, bu durumda bir değişiklik olması bana pek mümkün gelmiyor” dedi.

Türkiye’ye, üyelik sürecinin parçası olarak, 2007 ile 2020 yılları arasında kullanılmak üzere, iki ayrı Avrupa Birliğine Katılım Öncesi Mali Yardım Aracı (İPA) paketi halinde, 9 Milyar Euro civarında bir tahsisat ayrılmıştı.

Özel olarak sivil topluma aktarılan fonlara ilişkin rakamlar, bu kategoriye neyin dâhil edildiğine göre değişiklik göstermekle birlikte, Zihnioğlu’nun Ahval’e verdiği rakamlara göre, AB 2002 ile Eylül 2018 arasında Türkiye’de faaliyet gösteren farklı sivil toplum örgütleri tarafından yürütülen 1018 projeye, 92.5 milyon Euro’luk bir kaynak sağlamış durumda.

IPA fonlarının yüzde 85’lik bir kısmı Merkezi Finans ve İhaleler Birimi üzerinden, Türkiye hükümeti tarafından, örgütlerin başvurabileceği hibeler yoluyla dağıtılıyor.

AB tarafından Nisan ayında gerçekleştirilen bir mali denetimde, kullanılan fonların, demokratikleşmenin, yönetişimin ve hukukun üstünlüğünün desteklenmesi açısından, beklenilen başarıyı sağlayamadığı sonucuna ulaşıldı.

Carnegie Europe’un misafir öğretim üyelerinden ve AB’nin Türkiye nezdindeki eski büyükelçilerinden olan Marc Pierini, uygun bir demokratik yönetişimin bulunmadığı koşullarda, AB fonlarının sağlayabileceği başarının sınırlı kalmaya mahkûm olduğunu söyledi.

Pierini, Ahval’e yazdığı mesajda, “hem bu tür projeler, hem de sivil toplumun desteklenmesi, Türkiye’de hukukun üstünlüğünün ve demokrasinin iyileşmesine önemli bir katkı sunuyorlar, ama ancak hukukun üstünlüğüne dayalı bir toplumun en temel ilkelerine riayet edildiği takdirde bir işe yarayabilirler. Tepeden inme yönetilen bir sivil toplumdan, ya da muhalefetin ve basın özgürlüğünün olmadığı bir demokrasiden bahsetmek mümkün değildir” dedi.

Zihnioğlu IPA fonlarının sadece bir kolaylaştırıcı olarak düşünülmesi gerektiğini ve iç siyasi ve kurumsal ortamda anlamlı bir değişiklik görülmediği sürece, tek başına paranın hiçbir anlam taşımayacağını belirtti.

Emekli ekonomi profesörü, halen hem Türkiye - AB Derneği’inin (TURABDER) hem de Enternasyonal Avrupa Hareketi’nin Türkiye şubesinin başkanlığını yürüten Gül Günver Turan, hem Ankara’nın hem Brüksel’in suçlu olduğuna katılıyor.

Günver Turan Ahval’e “İkiyüzlülük hep karşılıklıydı” derken bunun şahsi görüşü olduğunu ve TURABDER’i bağlamadığını belirtti.

Günver Turan, AB’nin hep demokrasiden çok ekonomiye vurgu yaptığını anlattı ve Kıbrıs’ın yargı ve temel haklarla ilgili 23 fasılın, özgürlük ve güvenlikle ilgili de 24 fasılın açılmasına engel olduğuna dikkat çekti.

Günver Turan, “AB sanki Türkiye’nin demokrasisi, yargı sistemi ve hukukun üstünlüğü umurundaymış gibi yaptı ama bu en temel fasılların yıllar önce açılması için de hiçbir çaba sarf etmedi” dedi.

Ayrıca, halen birçok başka mesele ile boğuşmak zorunda kalan AB’nin bir demokrasi savunucusu olarak itibarını zedeleyen birçok iç sorunu da bulunuyor.

Turan, “Türkiye’nin ihlal etmekle suçlandığı değerlerin, bizzat bazı AB üyeleri tarafından ihlal ediliyor olması, AB’nin itibarını zedelediği gibi, Türkiye’ye etki etme kabiliyetine de zarar veriyor” dedi.

Dahası, Türkiye’yi demokratik alandaki gerilemeden ve otoriteryenizmden çark etmeye ikna etmek için kullanılabilecek birçok araç da, 2016 Mart’ında imzalanan ve Türkiye’nin 6 milyar Euro karşılığında, mülteci akınını engellemek konusunda AB’ye yardımcı olmayı taahhüt ettiği mülteci anlaşması ile kaybedildi.

Batalla, “Genel olarak AB, özel olarak da üye devletler, mülteci anlaşmasını tehlikeye atmamak için, Türkiye’nin demokrasi alanındaki gerilemesi konusunda sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Elimizdeki araçları yavaş yavaş kaybetmemizin sebebi bu. Artık AB’nin yapabileceği pek fazla bir şey yok” dedi.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.