Ahval
Ara 31 2018

2018 sona ererken: İktidarın değil, muhalefetin ne yaptığına ve yapamadığına odaklanmak gerek

Öyle bir sene idi ki 2018 Türkiye için, onu anlatan bir başyazı ya çok kısa olabilir ya da sayfalar boyu uzayabilir. Ahval'in izleyicileri geride bırakmakta olduğumuz 2018'le ilgili farklı boyutlardaki değerlendirmeleri zaten günlerdir okunmakta, dinlemekte. Dolayısıyla bu başyazı kısa olacak.

Türkiye'nin ufukları - kabaca söylersek - 2013 Gezi protestolarından bu yana hızla kararmaya başlamıştı. Söz konusu olan, sert bir sistem kriziydi. O gün bugündür ülke, elitiyle, sıradan vatandaş kitleleri ve farklı kimlikli sosyal gruplarıyla bu sistem krizinin derinleşmesini yaşıyor. 

Birbirini izleyen seneler silsilesi içinde 2018'in öncekilerden farkı, karanlığın daha da artmış, Erdoğan rejimini destekleyen tabanda da hissedilmeye başlanıyor olması.

Toplum huzursuz ve mutsuz. Geleceğe güven yeniden 1990'lar seviyesine geriledi. 2018'e damgasını vuran ekonomik düşüş, stagflasyon emareleri, haneleri birebir etkiliyor. 2019'da gerilemenin daha da ivme kazanacağı, ekonomi çarkını döndürme çabalarının çok daha fazla zorlanacağı da bellidir. Erdoğan son beş yıl içinde bürokrasiyi ve yargıyı hemen tümüyle kontrol altına almış olabilir ama bu, Türkiye'nin 'yönetilebilir' olmaktan çoktan çıktığını gizlemeye yetmiyor.

2018 biterken Türkiye, akılcı ve insancıl bir stratejiden en uzak noktada, sadece ilkel reflekslerle 'idare edilen' bir ülke görünümündedir. Bu rejim çerçevesi içinde; kuvvetler ayrılığı, denge-denetim sistemi, yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve gösteri hakları gibi asgari demokrasi kriterlerinin hiçbiri yer almıyor. Halkın iktidarla hemfikir olmayan kesimlerinin pasif çıkışlarına verilen orantısız ve sert cevaplar, rejim sözcüleri ne kadar itiraz ederse etsin, Türkiye'yi 'polis devleti' kategorisine itmiştir.

Toplumun geniş kesimleri mutsuzdur.  2018 yılı içinde başka ülkelere iltica başvurusunda bulunan Türkiye vatandaşlarının sayısı 17 bini aştı. AB'de yeni bir yaşam kurmak amacıyla sınırları yasa dışı yollardan geçenlerin yarıdan fazlası Türkiye  vatandaşı. Öte yandan, iyi eğitimli şehirli genç kesimler de hayatı başka ülkelerde aramakta ve değerli insan kaynağı olarak önlerine çıkan fırsatları değerlendirerek, istemedikleri halde, Türkiye'den uzaklaşmakta.

Sürekli olarak meşruiyet kaygısı yaşayan Başkan Erdoğan, kuvvetler ayrılığını imha etmekle birlikte, seçim sandıklarının oya açık ve Meclis'in de faal olmasına özel bir önem veriyor. Az bir oy farkıyla da olsa iktidarı korumak onun için hayati önem taşıyor. Ama aynı zamanda Meclis'in en temel işlevlerinden arındırılmış, 'sözde' bir demokratik yapı olarak varlık sürdürmesini de önemsiyor. Yürütme ve yargıyı kontrol altında tutarken, yasamanın sadece karşılıklı söz düellosuna indirgenmiş platform olarak korunmasına, Meclis'teki muhalefetin de onlara tanınmış olan statü ayrıcalıklarına razı olarak 'kontrollü rol oynamalarına' izin veriyor.

Erdoğan'ın, kendi çıkarlarını korumaya alan 'acımasız güvenlik rejimi inşasındaki başarısı ortadadır. 2018 yılındaki genel seçimlerden çıkan tablo, Türkiye'yi - ana muhalefet partisi liderinin sözleriyle - bir 'açıkhava hapishanesi'ne çevirmekte, her aykırı sesi en sert yöntemlerle susturmakta kararlı bir koalisyonun tahkimini ifade etmişti. 

Ne yazık ki, tüm bu gelişmeler, her biri stratejik düşünce yeteneğinden yoksun muhalefet partilerinin gözleri önünde gerçekleşti. 2018'in gerçek mağduru, Erdoğan ve AKP ile hemfikir olmayan geniş kitleler ise, gerçek mağlupları da Türkiye'nin çıkarlarını gözetmekten uzak taktikler, gündelik hesaplar, kişisel ve kurumsal çıkarlar ve demokraside uzlaşma kültüründen nasibini alamamış muhalefet partileridir. Erdoğan ve AKP'nin neden başarılı olduğunu analiz edemediler ve kısır döngüye kendilerini mahkûm ettiler.

2019'da 'kararma'nın sürmesi veya yavaşlamasının cevabı ve sorumluluğu Erdoğan rejiminin kendi dinamikleri içinde zayıflamasına değil, muhalefetin nasıl bir yol izleyeceğine bağlı olacaktır. Türkiye'de kapalı rejim kurulmasının önünde, ölçüsü ve etkisi sınırlı tek bir eşik kalmıştır artık. 31 Mart'taki yerel seçimler, eğer öncekiler gibi sandık hileleri konusunda iddia, suçlama ve tartışmalara hedef olmazsa, seçmenin 16 Nisan tek adam rejimine ve ekonomik politikalara bakışını belirleyen bir referandum olacak mıdır? Yoksa muhalefet seçmeni, sandığa gitmeyerek veya boş oy kullanarak sistem krizini daha da derinleştirecek midir? Bunları göreceğiz.

Kemalist, merkez sağ ve sol muhalefet ne yapacak? Yapayalnız bırakılan Kürt muhalefetiyle ilişkisini 'tecrit'te tutmaya devam mı edecek, yoksa “Demokrasi hepimiz için, hep birlikte” şiarına yakınlık hissetmeye mi başlayacak?

Ahval, birinci tercihin galebe çalacağından ve Türkiye'deki kutuplaşmanın yoğunlaşmasından, dolayısıyla 'polis devleti'ne nihai statü kazandırmak isteyen siyasi zorba çevrelerin işinin daha da kolaylaşmasından endişe duymaktadır. 

Anayasanın fiilen askıda olduğu, yargının Saray çevrelerinin uzaktan kumandasına bağlandığı, hukukun yerle bir edildiği, temel insan haklarının yok sayıldığı, uluslararası kurum ve ittifakların iyice zayıfladığı, dış politikanın bataklığa sürüklendiği, ekonominin pamuk ipliğine ve bazı sözde dost ülkelerin insafına terk edildiği, şiddetin toplum içinde kök saldığı, genç kuşakların muazzam bir umutsuzluğa sürüklendiği, kadın-erkek eşitliğinin hiçe sayıldığı, Sünni devlet yapısı Diyanet'in Genelkurmay'ı ikame eden yeni vesayet kurumu olarak Türkiye'nin üzerine empoze edildiği bir Türkiye'dir 2018'den 2019'a geçmekte olan.

Muhalefet bugünkü parça parça, 'mırıldanır ve söylenir' hâliyle acaba 2019'da da sorunun bir parçası olmaya mı devam edecektir, yoksa çözümün mü? 

Türkiye'nin dört başı mamur bir faşizmle kenetlenmesinin arefesinde cevabını bekleyen soru budur.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.