Tem 02 2018

Türkiye niçin sürekli bir değişim halinde bulunuyor?

Sudipta Datta, The Hindu’da yayınlanan analizinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan modern Türkiye’ye ülkenin içinde bulunduğu dikotomiyi ve bunun sonucu olan melankoliyi yazdı.

Yazı şöyle devam ediyor:

24 Haziran’daki seçimlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı yenilgiyi kabul eden muhalefet lideri Muharrem İnce olayların “otoriteryen” dönüşümünü protesto etti. “Tek adam rejiminin” Türkiye’nin demokratik değerlerden uzaklaşması anlamına geldiğini ve böylesi bir rolün “ülkenin mevcudiyeti için bir tehlike” olduğunu söyledi. Temel özgürlükler sürekli baskı altında ve Bay Erdoğan da İslam’a dayanırken Türkiye sürekli bir değişim halinde. Bununla birlikte, ülkenin tarihin, Türkiye’nin her zaman birçok yöne çekildiğini gösteriyor. Bir ayağı Avrupa’da diğeri Asya’dayken hem seküler hem İslamcı, hem Batılı hem Doğulu, hem demokratik hem de otokratik oldu.

Jason Goodwin Ufukların Efendisi Osmanlılar (1998) kitabında Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişini ve düşüşünü izler. Goodwin kitabında, “ortak bir uzlaşıyla bir Türk imparatorluğuydu ama yüksek rütbelilerin, yöneticilerin ve baskın birlikleri de Balkan Slavlarından oluşuyordu. Törenleri Bizans, değerleri Pers, zenginliği Mısırlı, harfleri Arapça idi… En iyi terzileri Rum’du. En hünerli tüccarları Ermeni’ydi” diye yazar. Osmanlı toplumu en iyi halinde medeni ve hoşgörülüydü, yöneticiler, fethedilen yerlerin yönetiminde hafif elliydi. Goodwin, kitabında imparatorluğun düşüşünün sadece Türklerin ülkeyi modernitenin meyvelerinden mahrum bırakan “Batı’ya karşı kibirli cehaleti” olmadığını öne sürer.

Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğdu. Simon Waldman ve Emre Çalışkan “The New Turkey and Its Discontents (Yeni Türkiye ve Hoşnutsuzlukları - 2016) kitabında bizi bugüne ve bugünün karşıtlıklarına getirir. Bay Erdoğan ve onun Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yükselişini takiben yazarlar Türkiye’nin karizmatik bir lider tarafından yönetilen “çoğunluğun tiranlığı” na dönüşüp dönüşmediğini soruyor. Bocalayan ekonomiden Kürt meselesine, sorunlu dış politikadan ezici mutsuzluğa bir çok zorluk var. Türkleri tüketen “yoğun melankoli” bulmak şaşırtıcı olur mu?

Orhan Pamuk, 2005 tarihli anı kitabı İstanbul’da “şehrin siyah ve beyaz ruhuna kapıldığını” kabul eder. Pamuk, büyük Osmanlı mimarisinde bile “İmparatorluğun sona ermesinin melankolisinin, azalan Avrupalı bakışlara acı dolu bir boyun eğmeyi ve tedavisi olmayan bir hastalık gibi devam eden eski yoksulluğu yansıtan mütevazi ve basitliği olduğunu” yazar.  Pamuk, her gezginin bahsettiği sokaklardaki köpek sürüleri hakkında da “deli, kayıp yaratıklar hala eski bölgelerine yapışıyor” diye konuşur. İkiye bölünmüş geçmişin yüküyle Türkiye bugüne gebe görünüyor.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar