Babacan hareketi: Muhafazakâr siyaset nereye doğru yol alıyor?

Yenilenen İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin ardından AKP içindeki dengeleri değiştiren bir süreç yaşanmaya başladı. Beklenmedik bir farkla alınan seçim yenilgisi AKP’nin arkasındaki kitle desteğinin sarsılmaya başladığını işaret ediyordu.

Ekonomik yapıdaki belirsizlikler, uluslararası politikadaki yönelim değişikliği gibi etkenler de bunun üstüne eklendiğinde iktidar partisi için geleceğin pek de parlak olmadığı ortaya çıktı.  AKP içinde yıllardır suskun kalan kliklerin bu durum karşısında kendi yollarını çizmeye giriştikleri gözlemleniyor.

Davutoğlu, mimarı olduğu neo-Osmanlıcı rotadan sapmamayı benimserken, Abdullah Gül suskunluğunu koruyor. Parti içindeki ilk fire AKP kurucuları arasında yer alan, 58. ve 59. hükümetlerde Ekonomiden Sorumlu Bakanlık görevlerini üstlenmiş, Ankara Milletvekili Ali Babacan’dan geldi. AKP’den istifa eden Babacan yeni bir parti kurmak için kolları sıvadığını duyurdu.

Babacan ve yeni parti girişiminin Türkiye siyasetine damgasını vuran muhafazakâr siyasi eğilim içindeki bir ayrışmaya tekabül edip etmediğini, bu oluşumun hangi ihtiyaca yanıt vereceğini ve AKP’nin muhafazakâr yapısının yeniden şekillenmesinde seçim yenilgisinin oynadığı rol hususunda farklı görüşlere sahip akademisyenler, yazarlar ve gazetecilerle görüştük.

Birikim dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ömer Laçiner, AKP içindeki huzursuzluğun ve çalkantının ana nedenin muhafazakârlık konusundaki görüş ayrılıkları olmadığı kanısında. Laçiner, “Refah-Saadet partisinin global düzenin büyük güçlerine 'alternatif' olma iddiasını katı ve  iktidar yolunu tıkayıcı addederek terk etme teziyle yola çıkan ve özellikle 11 Eylül konjonktürü sayesinde bilhassa 'Batı blokunun sağladığı büyük destekle iktidarını kuran ve güçlendiren bu parti için yolun sonu gözükmüştür” diyor.

Gül ve Babacan çevresinin bu durumun ana nedenini “Batı'nın desteği karşılığında talep ettiği tutum ve davranışlardan uzaklaşılmasında ve hatta bunlarla zıtlaşan bir yörüngeye girilmesinde” bulduklarını belirten Laçiner,  yeni parti girişiminin Erdoğan AKP’sinin böyle giderse kendisiyle birlikte İslam ve muhafazakârlık eksenli politikaları ağır bir itibar kaybına sürükleyeceği endişesiyle başladığını düşünüyor.

Laçiner’e göre, bu girişimin kitlesel bir potansiyeli var, ancak bunun ne kadarının ve nasıl harekete geçirilebileceği olayların akışında ve başat aktörlerin tavır ve beceri düzeyleriyle belli olacak.

Ömer Laçiner, AKP ve Erdoğan’ın son üç-beş yıllık tutum ve politikalarıyla devam edemeyeceklerini sezinlediklerini söylüyor ve ekliyor:

“Sorun şu ki; bunu değiştirmek için kullanılabilecek imkânları hoyratça tükettikleri gibi inandırıcılıklarını da hepten yitirdiler. Buna kadrolarının donanım ve ahlaki düzeyindeki ağır ve yaygın niteliksizleşmeyi de mutlaka eklemek gerekir. Dolayısıyla AKP ve Erdoğan her ne kadar  'eksik ve yanlışlarımızı gördük, düzelteceğiz' dese de girdikleri yola hapsolmuşçasına, kaçınılmaz sonlarına yürümekten başka bir şey yapamazlar.”

Gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak ise, ılımlı İslam ve radikal İslam gibi tanımların teolojik değil, sosyolojik açıdan bir anlam taşıdıklarının altını çiziyor. Bu sıfatların din için değil, Müslüman topluluklar için söz konusu olabildiğini söyleyen Dilipak, çatışmanın teolojik olmaktan çok politik, ideolojik, çıkar temelli rekabete dayalı olduğunu vurguluyor.

Dilipak’a göre, dini, mezhebi, tarikat temelinde bazı ayrışmalar olabilir ama bu çatışmalar, daha çok etnik, ideolojik, politik, çıkar temelli çatışmalar, diğer alanlarda ise çatışma değil ayrışma söz konusu. 

Dilipak sözlerine şöyle devam ediyor:

“Babacan, liberal ekonomi ve mali politika ile piyasada istikrar sağlayabilir düşüncesi var genel olarak. Bir de polemikten uzak ve dürüst imajı var. Teknokrat bir yönetim taraftarlarının gözünde bir değeri var. Ancak bu biraz da kadrosu belli olduktan sonra uygulayacağı politikalar ve performansına bağlı bir konu. İmamoğlu olayından sonra Babacan yeni bir politik fenomen olarak ortaya çıktı. Toplumdaki karşılığını örgütlenme sırasında göreceğiz. Onun başarısı sağda ve solda yeni oluşumlar için yol ve yön gösterici olacak.”

Seçim yenilgisinin AKP’de bir yenilenme, her şeyin yeniden gözden geçirilmesi yönünde ciddi bir talep oluşturduğunu ifade eden Dilipak’a göre, partide muhafazakâr kanattan gelip modernitenin rüzgârına kapılanlar da var. Dilipak bunu sosyolojik bir travma olarak tanımlıyor. 

Yeni Çağ gazetesi yazarı Arslan Bulut, ılımlı İslam kavramının Müslümanlara veya Türklere ait olmadığını savunuyor:

“Bu kavram, İslam dünyası üzerinde operasyon yapan Batılı istihbarat merkezlerinde üretilmiştir. Yapay bir kavramdır. Türkiye’de, Osmanlı, Selçuklu ve Cumhuriyet geleneği olarak devam eden Türklerin İslami anlayışından söz edebiliriz. Buna karşılık Müslüman Kardeşler Örgütü üzerinden şekillendirilen, Türk geleneğine uymayan bir anlayış da Türkiye’de yaygınlaştırılmak isteniyor. Bu eksende bir gençlik yetiştirilmiş ve son dönemde devletin önemli noktalarına da getirilmişlerdir. Sorun budur!”

Bulut şöyle devam ediyor:

“Ali Babacan’ın yeni parti girişimi, Türkiye’nin ihtiyacından doğmuş değildir. Türkiye’nin dış çevrelerden güç alarak, yönetime gelmeye çalışan kadrolara ihtiyacı yoktur. Yeni parti girişimi, Türkiye’yi mücadele alanı haline getirenlerin ihtiyacını karşılamak içindir. Türkiye’nin ihtiyacı ise kendi değerleri ile evrensel değerleri bağdaştıran, halka dayanan milli bir siyasi harekettir.

Ali Babacan hareketinin, aslında halkta bir karşılığı olmadığını zannediyorum. Yalnız AKP o kadar yıprandı ki, halkın karşısına, AKP’ye alternatif olmak iddiasıyla kim çıkarsa çıksın, destek görebilir.”

AKP’nin kendi programı kapsamında muhafazakâr bir parti olmadığını belirten Bulut, “Mevcut hukuk düzenini çıkmaza sürükleyerek yeni bir hukuk düzeni, hatta yeni bir rejim kurmaya çalışıyorlar. Geniş halk kitlelerinin ise en büyük talebi adalettir. Artık herkes anlamaya başladı ki, ancak adalet olursa, insanlar beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını da giderebilir. Seçim yenilgisi üzerine AKP’nin yeniden şekillenmesi söz konusu edilse bile bu mümkün değildir. Zira AKP, bir liderin ortaya koyduğu açık gündeme rağmen, gizli bir gündem uygulayan, kişiye bağlı bir harekettir. Böyle bir partide değişimden söz edilemez” diyor.

Yazar İhsan Eliaçık ise şu yorumu yapıyor:

“Muhafazakârlığın birkaç çeşidi var. Milliyetçi muhafazakârlığı öteden beri MHP temsil ediyor.  Dindar muhafazakârlığı MSP-RP-FP-Saadet geleneği temsil ediyordu. Bir de merkez muhafazakârlık denilen Demirel, Özal çizgisi vardı o çöktü epeydir. AKP bunları birleştirmişti, şimdi bu çerçevede ayrışma yaşanıyor. Yani Demirel, Özal yeniden ortaya çıkıyor.”

Babacan’ın önceden Demirel ve Özal’a oy vermiş kitlelerden beklentileri olduğunu ifade eden Eliaçık, “Bu kitlelerin büyük çoğunluğu şu an AKP içinde. Bir bölümünü oradan, diğerlerini de öteki partilerden alarak merkez sağ bir kitleye oturmaya çalışacaklar gibi görünüyor. Böyle bir kitle Türkiye’de her zaman var olmuştur, öte yandan 20 yıldır epey de değişim yaşandı. Merkez sağ kitleler de değişmiş olabilir, kendilerine daha yeni temsilci arayışı içinde olabilirler. Fakat her iki halde de bu durum Türkiye için bir geriye gidiştir, Demirel ve Özal’ın hortlatılışını ileriye gidiş olarak göremeyiz” diyor.

Türkiye’de Müslüman-Türk-Sünni tarihsel değerlerinden beslenen oluşumlar olduğunun altını çizen Eliaçık şunları da ekliyor:

“Bunlar bize tarihin yüklediği kimliklerdir. Kendilerini tehlikede gördükleri an hareket, parti, dernek, vakıf, ideolojik akım olarak bir şekilde ortaya çıkarlar. Ama bunlardan daha önemli siyasetin oturması gereken asıl eksen tarihsel değil sosyal zemindir. Adalet, hak, hukuk, şehir idaresi, özgürlükler, işsizlik vb. alanlarda partilerin yarışması gerekirken kimlik sorunlarımızı çözemediğimiz için orada debelenip duruyoruz ve oradan habire yani partiler çıkıyor.

AKP’de gecikmiş çözülmenin belirtilerini görüyoruz. Sosyolojik olarak AKP, 2011’de zirveye çıktı, ondan sonra hep geriledi. Bu da dörder yıldan iki dönem ediyor. Böylesi bir dönem Türkiye’nin sosyolojisi açısından gerekliydi ama uzadı. İki dönemden sonra yozlaşma başladı. Bunu devlet imkânlarıyla durdurmaya çalıştılar. Ama artık yolun sonu görünüyor, eşyanın tabiatı gereği önce parçalanacak sonra dağılacaklar.”

Doçent Doktor Burak Bilgehan Özpek, Türkiye’de muhafazakârlar arasında ciddi bir ayrışma olduğunu vurgulayarak başlıyor sözlerine ve şu yorumu yapıyor:

“Bu konu hakkında çok büyük laflar etmek ve kaba sosyolojik kavramsallaştırmalar yapmak istemem. O yüzden bir tanımlama yapmadan şunu söyleyebilirim ki, daha küçük topluluklarda yaşayan, dışarıyla teması az, farklı kimlik gruplarıyla muhatap olmak ve onlarla uzlaşmak zorunda olmayan muhafazakâr ile daha kozmopolit bir dünyada yaşayan muhafazakârlar arasında bir fark var. Ancak bu bölünmenin bir ekseni. Yatay ekseni diyelim buna. Bir diğer ekseni ise hayatta kalmak ve iktisadi refahını artırmak için kamunun kaynaklarına ve bu kaynakların siyasi iradenin keyfi dağıtımına ihtiyacı olan muhafazakârlar ile buna ihtiyacı olmayan, kendi emeği ve yetenekleriyle ile hayatta kalmayı beceren muhafazakârlar arasında.

Dolayısıyla, kozmopolit bir çevrede yaşayan ancak iktisadi olarak kamu kaynaklarına bağlı muhafazakârlar ile daha mütevazı bir çevrede kapalı olarak yaşayan ancak kendi gayretiyle refahını artıran muhafazakârlar arasında ya da kozmopolit bir dünyada kamudan bağımsız hayatta kalan ve küçük bir şehirde devletin lütfuna sırtını dayayan muhafazakâr arasında bir ayrışma söz konusu.”

Yaşanan iktisadi güçlüklerden kamunun yardımı sayesinde kendisini korumayı başaran muhafazakârların AKP’ye oy vermeye devam ettiğini belirten Özpek, bunun tersi durumda olan, ister taşrada, ister büyük şehirlerde yaşayan muhafazakârların ise AKP’yi tercih etmediğini söylüyor:

“Bu ayrışma beraberinde, AKP’nin uzun zamandır radikal bir şekilde yürütmeye çalıştığı kimlik ve söylem bazlı kutuplaştırma politikasının sorgulanmasını getirdi. AKP’ye oy vermeyen muhafazakârlar yönetim kavramını ve becerisini kimlikten ayrı bir alan olarak gördüklerini beyan etmiş oldular. Bu dünyevi bir tavır olduğu kadar İslam’ın siyasal yorumuna da yapılmış bir itirazdı.”

Ali Babacan’ın kuracağı iddia edilen partinin ülkenin iyi yönetilmediğini düşünen muhafazakârlara teknokratik bir çıkış sunabileceğini ifade eden Özpek’e göre, “Muhafazakârların zihninde Babacan dönemine ait hatıralar var ve onun sahneden çekilmesiyle başlayan iktisadi durgunluğun farkındalar. Bu yüzden gayrimemnun muhafazakârlar için gönül rahatlığıyla oy verilebilecek bir parti ortaya çıkabilir. Zira muhafazakârların gönlünü hoş edecek söylemlerin ülkeyi iyi yönetmeye katkısının olmadığı hatta bu hamasetin ülke yönetimini felce uğrattığını düşünenlerin sayısı hiç de az değil.” 

AKP’nin seçim yenilgisinden muhafazakâr yapısını dönüştürme yönünde bir ders çıkardığını düşünmeyen Özpek, “Erdoğan’ın siyasi kariyeri, kendi söylemini, ötekinin zıddı üzerine kurmak üzerine inşa edildi. Babacan’ın İmamoğlu’nun ve Demirtaş’ın hukuk devleti, kurallı ve kurumsal ekonomi ve Avrupa Birliği ile yeniden ilişki kurma çağrılarının tam tersini söyleyerek cevaplandıracaktır. Muhafazakârlık zaten milliyetçilik ile bir füzyon içindeydi uzun zamandır. Bunun dozunu artıracak ve ulusal güvenlik üzerinden iktidar kurmaya devam etmeye çalışacaktır. Bunun için sürekli olarak birlik olunması gereken olağanüstü durumlar yaşamak zorunda Türkiye. Dış ilişkiler alanında çatışma üzerinden meşrulaştırılan ve güçlendirilen milliyetçilik, kamu tarafından desteklenen muhafazakârlık ile kaynaşmaya devam edecektir” diyor.

Profesör Doktor Ferhat Kentel ise, seçim yenilgisinin AKP’de yeniden şekillenmeyi dayattığını düşünüyor:

“Parti içindeki saray çevresi ile parti örgütü arasındaki bağlar çok sorunlu. Parti örgütü içinde memnuniyetsizliğin Saray’a rağmen, dile gelmesi çok kolay değil. Saray çevresinin de ipleri elinden bırakmaya niyeti yok, çünkü sarayın partiden bağımsız olarak toplum içinde popülist politikalarla kurmuş olduğu totaliter bir ilişki var ve bu ilişkiye çok güveniyor. Yani parti içinde Erdoğan’a rağmen olabilecek şekillenme çabası gösterenlerin önünde başaramama riski var. Şimdilik, Erdoğan’ın yenilmezlik efsanesinin yıkıldığı ve balonun sönmekte olduğuna dair çok sayıda emare var. Sanıyorum AKP’den kişi ve kopan kesimlerin parti dışında atacakları adımların başarı veya başarısızlıkları, parti içindeki değişimi de etkileyecek gibi görünüyor.”

İçi içe geçmiş muhafazakârlık ve Müslümanlık öbekleri içindeki ayrışmanın daha çok siyasi bir ayrışma olduğunu söyleyen Kentel, şöyle devam ediyor:

“Özellikle AKP’nin 2012’den beri sahip olduğu iktidar pozisyonuna bağlı olarak, tatmin olanlar ve olmayanlar arasındaki bir ayrım bu. Bir yanda uzun yıllar boyunca seküler milliyetçi kibir karşısında ruhu ve sırtı popülist politikalarla okşanan ve bu vesileyle İslam’la örtüşen popüler bir kesim var. Diğer yanda İslamcı hareketin ana damarlarından biri olan ve başlangıçta AKP ile birlikte yürümüş olsalar da, sahip oldukları ilkeler bakımından ve ahlaki açıdan, hareketten kopmuş olan bir kitle var. Sanıyorum son 23 Haziran seçimleri ile birlikte bu kitle ve etkileşim halinde olduğu kitlelerin hacmi genişliyor.”

Kentel, Babacan ve yeni parti girişimi hakkında ise şunları söylüyor:

“Türkiye’de siyasal yenilenme dalgalar halinde gerçekleşiyor. Demokrat Parti, 60 ve 79’lerin sol hareketi, ANAP ve AKP gibi oluşumları toplumsal değişimin tezahürleri olarak görebiliriz. 23 Haziran’da da somutlaşan yeni bir dalgadan söz edilebilir. Bu dalga, totaliter baskılardan, kutuplaşmalardan çıkma arzusu, seküler ve dinsel gibi farklı referanslı gibi görünen dünyaların iç içe geçmesi gibi dinamiklerden oluşan bir dalga muhtemelen… Ekrem İmamoğlu da bu dalganın yukarıya taşıdığı bir figür bence. Ali Babacan’ın girişimi de bu dalgaya oynayacak gibi görünüyor.

Yani karşılık var ama Ali Babacan’ın girişiminin bu dalgayla ya da bir versiyonuyla mecz olup olamayacağını şimdiden bilemeyiz. En azından kutuplaşmaların dışında, iç içe geçmişliklerin orta alanındaki aktörler arasında, en başta İmamoğlu gibi bir başarı öyküsü var ve daha başka aktörler de çıkacak gibi görünüyor. Muhtemelen burada gösterilecek siyaset kapasitesi, kullanılacak dil ve teknikler önemli rol oynayacak.” 


© Ahval Türkçe