Maya Arakon
Kas 08 2017

Bir 'güldürmeyen komedi filmi' olarak Türkiye

Biz Türklerin bütün dünyanın kendimizden menkul olduğuna dair tuhaf bir inancımız vardır bilirsiniz.

Her yer Türkiye'dir, herkes Türkiye'yi kıskanır, en büyük bizizdir, kötü olan bir şey hâşâ bizden değil mutlaka başkalarından gelir, biz iyiyizdir de çevremiz (bu durumda “komşularımız”) kötüdür, Batı dediğin ahlâkını bırakıp sadece teknolojisini almamız gereken melanet yuvasında herkes bizim köprülerimizi, duble yollarımızı kıskanmaktadır da o yüzden bizi insan hakları, demokrasi veya özgürlükler konusunda sürekli eleştirmektedirler.

 

Kimse de sormaz, “arkadaş bu Batı'da duble yolun da köprünün de âlâsı var, adamlar bizi niye kıskansın ki” diye, zira yurdum insanının pek azı kendi küçük mikrokosmosunun dışıyla ilgilenmektedir.

Bütün dünya onun o küçük köyünden, kasabasından, şehrinden, kendi arkadaş ve tanıdık çevresinden oluşmaktadır. Hiç gitmediği yerler, hiç bilmediği durumlar hakkında öyle güzel ahkâm keser ki, sanırsın hayatının yarısını o konuya kafa yorarak geçirmiş.

Dediğim gibi, herşeyi kendinden menkul bir milletizdir biz. O yüzden de kafamızı kendi kabuğumuzda çıkarıp dünyadan memleketin nasıl algılandığıyla zinhar ilgilenmeyiz. Nihayetinde nifak tohumu Batı bizi nasıl görürse görsündür.

Eskiden dönen o “İstanbul, Mavi Cami, Jij kebağp” muhabbetinin yerini nicedir “ya nasıl oldu da Türkiye gibi bir ülke böyle bir anda diktatörlüğe savruldu öyle” sorusu aldı.

 

OHAL döneminde 70 televizyon ve radyonun kapatıldığı, dünyada en çok gazeteci ve yazarın hapiste olduğunu, 100 binden fazla kişinin darbe bahanesiyle işinden atıldığını, kamu görevlilerinin bütün özlük haklarının iptal edilerek kapıya konulduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nın AB ülkelerinin liderlerini Nazi olmakla suçladığını (ki bu Nazizmi yaşamış ülkeler için çok büyük bir hakarettir), ülkenin en saygın akademisyenlerinin haklarında açılan davalar yüzünden sürgüne gitmek zorunda kaldığını, gidemeyenlerin işlerinden atılıp pasaportları iptal edildiği için yurt dışına da çıkamadığını, yurt içinde iş bulamasınlar diye SGK kayıtlarının yanına “falan sayılı KHK ile işten çıkarılmıştır” yazılarak “fişlenip” ne içerde ne de dışarda iş bulamayarak açlığa, yavaş ve acılı bir ölüme mahkûm edildiğini, bazılarının bu durumu kaldıramayıp intihar ettiğini, kalanların limon satarak ailesinin geçimini sağlamaya çalıştığını, mafya liderlerinin uluorta herkesi tehdit edebildiği bir ortamda işini geri isteyen açlık grevindeki akademisyenlerin “kaçma şüphesiyle” tutuklandığını, tutuklu olmayanlar hakkında “terör örgütü propagandası”ndan 7.5 yıla kadar hapis cezasının istendiğini, bu saygın isimlerden boşalan yerlere “"Kur'an ve Sünnet rehberliğinde şeytanla mücadele edecek insan eğitimi üzerine çalışmaları olmak" şartını yerine getiren akademisyenlerin arandığını (amcasının oğluna kadro açmak böyle bir şey olsa gerek), evrim teorisinin müfredattan çıkarılarak yerine dini bir takım safsataların koyulduğu ve bilimsellikten tamamen uzaklaşıldığını, Osman Kavala gibi bir insan hakları ve demokrasi havarisinin tutuklandığını, dünya kültürel mirasi tarihi Rumeli Hisarı'nın amfitiyatrosunun tam ortasına kimsenin kullanmadığı bir mescit yapıldığını artık dünyada herkes biliyor.

 

Gün geçmiyor ki Türkiye'yle ilgili bir haber dış basında müstehzi ifadelerle karşılık bulmasın. Özellikle de Avrupa basını referandum öncesinden başlayan süreçte Türkiye'yi yakından takibe aldığı için, içeride atılan her türlü irrasyonel adım o saniyede dışarda haber haline getiriliyor.

 

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın referandumun şaibeli olduğunu açıkladığını da cümle âlem biliyor bu yüzden. Türkiye'nin çocuk istismarında dünya üçüncüsü olduğunu da. Çocuk tecavüzcülerinin serbest bırakıldığını, kadına şiddetin son onbeş yılda yüzde 1400 arttığını, kadına tecavüz edip öldürmenin neredeyse her zaman cezasız kaldığını, ama demokrasi mücadelesi verenlerin hakim karşısına dahi çıkartılmadan yıllarca hapislerde bekletildiğini, cezasızlığın alıp başını gittiğini, orantısız güç kullanan polisin çocukları öldürdüğünde bile asla ceza almadığını, ülkede tam bir siyasi ve hukuki boşluk olduğunu, 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle bütün siyasi hasım ve karşıtların bertaraf edildiğini, OHAL kapsamında yayınlanan KHK'larla lazer epilasyon salonlarının bile düzenlemeye tâbi tutulduğunu (lazer epilasyon çok hayati bir memleket meselesidir, öyle demeyin!), okuma yazması olan herkes dünyanın her yerinden öğrenebiliyor.

 

Yani biz istediğimiz kadar kafamızı kuma gömelim, herkes herşeyi biliyor ve duyuyor artık.

Yeri gelmişken söylemeden edemeyeceğim: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde diplomatik dil, üslup ve siyasi saygının bu kadaryerlerde süründüğü başka bir dönem olmamıştı. 

Türkiye uzun bir süredir dünya gündemine ciddi siyasi açılımlarla değil, “diktatörlük”, “tek adam” gibi kelimeler, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasi kimliği ve boyutu herkesi şaşkınlığa düşüren antidemokratik uygulamalarla geliyor ne yazık ki. 

İktidar medyası, gözaltına alınan insanlar daha neyle suçlandıklarını bile bilmezken hükmü verip kararı açıklıyor, bazı iktidar partisi siyasetçileri de bu yargıların üstüne balıklama atlıyor.

Büyükada'da gözaltına alınıp üç aydan fazla hapis yatan insan hakları savunucuları için de böyle oldu.

“Ajan” diye, “terörist” diye yaftalandılar. Kimsenin hiçbir şeyden sorumluluğu yok çünkü bu ülkede. Çamur at izi kalsın. Normal şartlarda bir hukuk devletinde savcı sanığın suçunu ispat etmekle yükümlüdür. Ancak Türkiye'de insanlar masum olduklarını ispatlamak zorunda bırakılıyorlar.

 

Ki masum olduklarını ispatladıklarında bile adalet yerine gelmiyor zira kaşının üstünde gözün var bahanesiyle insanları aylarca ve hatta yıllarca hapiste tutabilen bir sistem yerleştirildi.Bir tane “gizli tanık”, tamamen yalan beyanlarla senin hayatını kaydırabiliyor, masum olduğun ortaya çıkana kadar aylarca hapis yatıyorsun. Hüküm giymeden hapis cezasına çarptırılmak dışardakilere de bir mesaj çünkü.

 

“Bak çok konuşursan sen de böyle olursun” mesajı.

Gözdağı. 

Biz istediğimiz kadar Batı'yı bizi kıskanmakla suçlayalım. Güneş balçıkla sıvanmıyor. Bugün Türkiye'nin geldiği nokta kâh alay, kâh endişe vesilesi oluyor. Ama her şekilde dışarıda Türkiye güvenilmez bir ortak olarak algılanıyor. Ve kimse de güvenmediği bir ortakla mayınlarla dolu siyasi bir yolda yürümek istemiyor artık.

Çevre konularından eğitime, iç siyasetten diplomasiye, spordan sanata kadar her alanda neyi tutsan elinde kalıyor. 

Türkiye uzun zamandır güldürmeyen bir komedi filmi gibi.

Fazla uzatılmış ve bir türlü bitmek bilmiyor.