Umut Özkırımlı
Kas 22 2017

Bir ölü güruh: Devletçi cemaatçilik, otokrasi ve direniş

Bir önceki yazımda Türkiye’nin temel hak ve özgürlüklerin ayaklar altına alındığı, hukukun üstünlüğü kavramının tümüyle rafa kaldırıldığı bir otokrasiye (tek adam rejimine) dönüşümünü hakim siyasi kültürü dikkate almadan anlayamayacağımızı iddia etmiştim.

Bu bağlamda devletçi cemaatçilik kavramını ortaya atmış, kaba hatlarıyla tanımlamaya çalıştığım bu kavramı Türkiye’nin siyasi kültürünü anlamada kilit bir öneme sahip olduğunu savunmuştum.

Bu kavramı öne çıkarmamın nedeni sadece toplumsal dokunun parçalı yapısına dikkat çekmek değil elbette. Türkiye’nin Osmanlı’dan son derece heterojen bir nüfus devraldığını zaten biliyoruz.

Bu dokudan homojen bir millet çıkarmanın kolay olmadığını, kapsamlı bir toplumsal mühendislik çabası gerektirdiğini de. Cumhuriyetin ilk yıllarına damgasını vuran nüfus mübadelesi, zorunlu göç ve yerleştirme politikaları, hatta etnik temizlik gibi bir dizi uygulamanın arkasında yatan mantık da buydu:

Ortak bir kültür ve değerler etrafında birleşmiş yekvücut bir millet yaratmak.

Daha az dile getirilen nokta ise tüm bu çabaların boşa gittiği, Türkiye’nin, bırakın yekvücut bir milleti, asgari müşterekler etrafında birleşmiş bir toplum bile olamadığı gerçeğidir.

90 yılı aşkın bir süredir devam eden bu uluslaşma seferberliğinden geriye kalan, farklı liderler etrafında kümelenmiş cemaatlerden oluşan parça parça bir yapı, bir cemaatler takımadasıdır; bu takımadaları birbirine bağlayan tek köprü de kısa süreli, çıkar odaklı stratejik ittifaklardır.

Türkiye siyasetini anlamak için öne sürülen fay hatlarını bu perspektiften yeniden okumak gerekir.

Türk-Kürt, Sünni-Alevi, dindar-laik, sağcı-solcu gibi ayrımlar, devleti mutlak güç olarak gören, dolayısıyla tek ideali devleti ele geçirmek ya da en azından devletten nemalanmak olan; bu bağlamda diğer cemaatleri rakip olarak gören ve kendinden olmayana tahammülü olmayan bu cemaatçi yapı dikkate alınmadan anlaşılamaz.

Bu tür bir düzende rahatlıkla cumhuriyet tarihinin en milliyetçi muhafazakar, (kabaca) “en sağcı” iktidarı olduğunu söyleyebileceğimiz AKP, konjonktürel nedenlerle Kürtlerle stratejik ortaklığa girmekten çekinmeyip kendisinden önceki hiçbir iktidarın atmaya cesaret edemediği adımları atabilir. “İşi bittiğinde” de ortaklığı kaldırıp çöpe atar.

Aleviler bir yandan cemevi açılması için devletle pazarlık yaparken, diğer yandan da (haklı olarak) güvenmedikleri Sünni iktidara karşı laik siyasi aktörleri destekler, bürokraside örgütlenmeye çalışırlar.

Elbette dindar cemaat de yekpare değildir ve minik cemaat adacıklarından oluşur. Gülen cemaati akla Gramsci’nin mevzi savaşı kavramını getiren uzun soluklu bir taktikle kılcal damarlarına sızdığı devleti içten fethetmeye çalışmış, bu uğurda gerektiğinde askerle, gerektiğinde başta AKP olmak üzere başka milliyetçi muhafazakar hareketlerle ittifak yapmaktan çekinmemiştir.

Bu ittifaklar ortak değerler ve/veya inançlar temelinde kurulmadığından çıkar ilişkisi sona erince taraflar birbirlerini yok etmeye kalkışmıştır.

Bir dönem Kürt siyasi hareketini Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne yönelik en büyük tehdit olarak kodlayan Gülen cemaati, devlet tarafından “mağdur” edilince Kürtlerin yaşadıklarını “keşfetmiş”, yarım ağızla da olsa bu mağduriyetleri dile getirmeye başlamıştır.

Kendini devletin doğal sahibi olarak gören radikal laik cemaat, iktidarı kaptırıp mağdur konumuna düşünce on yıllar boyunca Türkiye’yi nasıl bir “tunç elle” (bu vesile ile Dersim soykırımının 80. yıldönümünü geride bıraktığımız bu günlerde katledilenleri saygıyla analım) yönettiğini unutuvermiş, “biz size söylemiştik” kolaycılığının arkasına sığınarak sorumluluk almaktan kaçmayı tercih etmiştir.

Daha da acısı, bugün büyük ölçüde CHP tarafından temsil edilen bu cemaatin, Kürtler, solcular, “dış tehditler” söz konusu olduğunda devletle ve devleti on beş senedir elinde tutan (Türk-)İslamcı blokla ittifak kurmaktan çekinmemesidir.

Radikal laik cemaat, Kürt şehirleri yerle bir edilirken, halkın seçtiği milletvekilleri ve belediye başkanları hapiste çürürken sessiz kalmayı seçmektedir çünkü Kürt, radikal laik Türk cemaatinden değildir.

Bir araya gelseler bile sayıları iki elin parmağını geçmeyecek olan liberal, solcu ya da daha genel anlamda özgürlükçü demokrat çevrelerin cemaatçilikten en muzdarip kesim olduğunu söylemek yanlış olmaz.

“Kemalist Kişilik Bozukluğu”ndan muzdarip olduğunu iddia ettikleri radikal laik cemaatten ölesiye nefret eden (sağ-sol) liberal cemaat, uzunca bir süre (Türk-)İslamcı muhafazakar cemaatlerin devleti ele geçirmesine ses çıkarmamış, hatta bunu olumlamış, Ergenekon, Balyoz ve nedense adı bu ikisi kadar sık anılmayan KCK davaları sırasında yaşanan hukuksuzluklara bile göz çevirmeyi tercih etmiştir.

İrili ufaklı onlarca cemaatten oluşan sol cemaatin en büyük düşmanı ise bu “yetmez ama evetçi”, “işbirlikçi” liberal kesimdir.

Liberaller olmasa Türkiye – hangi sol geleneğe bağlı olduğunuza göre – Norveç tarzı bir sosyal demokrasi, Leninist/Stalinist/Troçkist bir sosyalist devlet ya da emperyalizme ve neoliberal dogmaya kafa tutan tam bağımsız bir vaha olacaktır.

Bu kadar parçalanmış, her bir parçanın birbirini rakip ya da düşman olarak gördüğü bir yapının otokrasiye savrulmasında şaşılacak bir şey olmadığını söylemek yanlış olmaz.

Elbette Türkiye hiçbir zaman hak ve özgürlüklerin güvence altında olduğu bir demokrasi cenneti değildi; toplumsal dokuyu farklı şekillerde kesen fay hatları Erdoğan tarafından keşfedilmedi (bu noktada aktörün rolünü küçümsememek adına Erdoğan’ın var olan hatları derinleştiren, kutuplaşmayı körükleyen bir lider olduğunu da belirtelim).

Yine de bu fay hatları bugün karşı karşıya olunan korkunç tabloyu açıklamaya yetmez. Daha da önemlisi, neden bu tablonun geçici olmadığını – çünkü geçici olmayacaktır – anlamamız gerekmektedir. Devletçi cemaatçilik kavramı işte tam da bu açıdan yararlıdır.

Türkiye’de otokrasi bu kadar kolay kurulmuştur çünkü ortak değerler etrafında kenetlenmiş bir toplum yoktur; çünkü her cemaat kendi çıkarları doğrultusunda devlet mekanizmasını ele geçiren güçle ittifak yapmaktan geri durmamış, bu süreçte başka cemaatlerin başına gelenlere gözlerini yummuştur; çünkü otokrasiyi devirmek için direnmek, direnmek içinse birlik olmak gerekir, ama hasbelkader aynı coğrafyayı paylaşan irili ufaklı cemaatler, otokrat kadar, kimi zaman otokrattan çok diğer cemaatlerden nefret etmektedir; ezilenler de dahil tüm cemaatlerin tek kurtuluş reçetesi içlerinden bir kurtarıcı çıkarmak, bu kurtarıcıyı otokratın yerine geçirerek devlete sahip olmaktır.

“Merkez sağcı”nın Erdoğan’ı Meral Akşener, laik Beyaz Türk’ünki Kemal Kılıçdaroğlu (ya da Selin Sayek Böke, Şafak Pavey ve benzerleri), Kürt’ünki Abdullah Öcalan, Gülen cemaati mensubununki Fethullah Gülen’dir. Solcu ise hala bir “yerli Che” ya da “yerli Chavez” arayışındadır. Ulusalcı zaten Perinçek’in peşine takılmış, iktidar iksirini yudumlamaktadır.

Bunca parçalanmışlık, kutuplaşma ve öfkenin ahlaki yozlaşmaya yol açması da doğaldır. Böyle bir yapıda evine ekmek almaya giderken polis kurşunuyla katledilen Berkin ve yas tutan annesi ya da bir terör saldırısında hayatını kaybeden yüzlerce can kalabalıklarca yuhalanır.

Bir ölü beden terörist olduğu gerekçesiyle arabanın arkasında sürüklenir, sürüklenirken filme alınır; başka bir ölü beden günlerce sokak ortasında bekletilir, bedeni almayan giden yakını keskin nişancılar tarafından vurulur; başka bir ölü beden gömüldüğü yerden çıkartılır...

...

Ölü bedenlere işkence edildiğinde söz de biter. Analiz anlamsızlaşır, kavramlar hükmünü yitirir. İnsanlıkla ölüm arasında bir seçim yapılmalıdır, gerçek ölünün ölülere işkence eden güruh olduğu unutulmadan. Ve belki de yeni bir başlangıçtır gerekli olan, bu sefer “dünden devam” etmeyen...*


* Bu ve bir önceki yazıyla ilgili yorumları için Pınar Dinç’e teşekkür ederim. (Sondaki alıntı için bkz)

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar