Nesrin Nas
Haz 29 2018

Daha şahin bir Türkiye

Klasik bir seçim sonrası atmosferi yaşıyoruz.

Asıl kazanan benim diyen çok sayıda aktör var ortada. Tabii herkes tek kaybedenin CHP olduğunda hemfikir. CHP’li olan da olmayan da, hatta Kasım 2015 seçimlerine göre neredeyse 10 puan oy kaybeden AKP’nin yöneticileri de CHP’yi tartışıyor.

Özellikle Muharrem İnce’nin olağanüstü performansının yarattığı umut ve özgüven patlaması, seçimin kaybedildiğinin anlaşılması ile büyük bir düş kırıklığına dönüştü.

Muharrem İnce ile birlikte meydanlara akan çoşkulu kitleler, bir aylığına da olsa, OHAL koşullarını unutmuş, seçim çoşkusuna kendini kaptırmıştı. OHAL’e ve adaletsiz koşullara rağmen Erdoğan’a seçimlerin meşruluğu kozunu sunacak bir coşku ve katılımdı bu...

Ancak seçim günü YSK’nın etrafının polis kordonuna alınması ile, hepimiz unuttuğumuz OHAL’in soğuk yüzünü yeniden hatırladık.

Meşruiyetinin kaynağı olarak elinde kalan tek araç seçimlere şaibe düşmesini umursamayan Erdoğan ise, tıpkı referandum sonrasında olduğu gibi, YSK’nın geçici sonuçlarını dahi beklemeden zaferini ilan etti.

O gece, muhalefet partilerinin de kaybetme seçeneği üzerinde hiç düşünmediklerini, onların da kitleler gibi kendilerini “dip dalga” coşkusuna kaptırdıklarını gördük. Bu hazırlıksızlık, kitlelerdeki düş kırıklığını daha da derinleştirdi.

Muhalefetin sürükleyici partisi ve Cumhurbaşkanı adayı kaybetme krizini yönetemediği gibi, onlara umut bağlayan ve seçim öncesinde YSK önüne çağırdıkları seçmenlerini, çelişkili açıklamalarıyla hem karanlıkta hem de devlet güçleri karşısında yapayalnız bıraktılar.

Haliyle komplo teorileri havalarda uçuşuyor.

Şimdi sakin sakin bu yaşananları ve seçim sonrası bizi nelerin beklediğini masaya yatırmak lazım.

Kuşkusuz, muhalefetin önceliği büyük bir düş kırıklığı yaşayan ve ortada bırakıldığını düşünen seçmene kendini affettirmek ve seçmenle seçimden seçime değil, sürekli bir iletişim kurmanın yollarını bulmaktır. Şaşırmak, umutsuzluk pompalamak ve bazı milletvekillerinin yaptığı gibi toplumu suçlamak değil...

Seçimin sürprizi Erdoğan’ın koruyucu kanatları altında seçimlere giren MHP olmuştur. Her ne kadar MHP, her seçimin en öngörülmeyen partisiyse de, milliyetçi rüzgarın ülkeyi esir aldığı her ortamda gidilen seçimlerde MHP güçlenerek çıkmıştır.

1999 seçimlerinde Öcalan’ın yakalanmasının nimetlerinden yararlanan MHP, bu seçimde de AKP’nin estirdiği milliyetçi rüzgarları arkasına aldı. Erdoğan’ın tek devlet, tek millet...söylemi, Bab, Afrin politikası, artan şehit cenazeleri MHP’nin, hiçbir şey yapmadan toplumda var olan milliyetçi damarın yeniden MHP’yi beslemesini sağladı. Cumhur ittifakında olmanın getirdiği sıfır baraj avantajı da, iktidarın bir parçası olmayı çok önemseyen MHP seçmeninin partisine dönmesini sağladı.

İl bazında oyların dağılımı incelendiğinde AKP’nin 69 ilde kaybettiği oyların çoğunluğunun MHP’ye gittiği görülüyor. 2015’den beri izlenen abartılı güvenlik konsepti de MHP’ye yaramış. Kürt illerine yığılan güvenlik güçlerinin ve bölgedeki bazı Türkmen köylerinin oyu da MHP’ye akmış.

Öte yandan, Kürt oylarını bastırmaya yönelik çeşitli girişimlere rağmen, HDP de, batıdan gelen oyların yardımıyla yüzde 10 barajını aşıp, yüzde 11.7 oy ve  67 milletvekili ile yine TBMM’nin üçüncü partisi oldu.

Artık daha kutuplaşmış bir Türkiye var. Erdoğan’ın 16 yıl sonra bize hediye ettiği ve bugün yargı, yürütme ve MHP ile birlikte yasama üzerinde tam kontrol sahibi olarak yöneteceği Türkiye, keskin bir etnik ayrışma ve merkezinde Erdoğan’ın yer aldığı daha büyük bir bölünme ile yönetilmesi çok daha zor bir ülke...

Ne olursa olsun kazanmak için yola çıkan Erdoğan’ın işi hiç kolay değil. İttifaka yaslanmadan Cumhurbaşkanı seçildiği günden bugüne oyları 11 puan erimiş. Parlamentoda da tek başına çoğunluğu kaybetti. Bu nedenle MHP artık küçük ortak değil, Erdoğan’ın eşit ortağıdır.

Koalisyonlar istikrarsızlığın kaynağıdır diye yola çıkan ve bu uğurda partisini dahi feda eden Erdoğan’ın, şimdi bu devletin sahibi benim diyen bir koalisyon ortağı var. Hem de çok dişli bir ortak. Bahçeli, ortağı ekonomiden dış politikaya, çoğunu kendi yarattığı ölümcül sorunlarla boğuşurken, yürütmenin dışında kalarak faturanın tamamını Erdoğan’a ödetecektir.

Seçim akşamı “Millet denge ve denetleme görevini bize vermiştir” sözü ile Bahçeli, MHP’nin pozisyonunu ilan etmişti zaten. Ama Erdoğan’ın nasıl bir ortakla yürümek zorunda olduğunu ve yeni rejimin ana hatlarını,en yalın haliyle, organize suç örgütü liderliğinden tutuklu bulunan Alaattin Çakıcı’nın Erdoğan’a yazdığı mektupta bulabiliriz.

Çakıcı; “Devletin sahibi sen değilsin” diye seslendiği Erdoğan’a “Cumhur İttifakı’na oy verenler sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine değil...sevse de sevmese de beka sorunu yaşayan devletimiz için sayın Tayyip Erdoğan’a oy vermiştir.AKP’li olmayan ama devlet bekası için ona oy veren ve verdirenlerin onun selamına ve teşekkürüne ihtiyacı yoktur!”  diyor.

Bu mektup, MHP’nin seçimden iki gün sonra birkaç gazeteye verdiği ilanda, MHP’ye karşı iftira kampanyası düzenlemekle suçladığı 70 siyasetçi, gazeteci, kamuoyu araştırmacısı ve akademisyenin isim isim zikredilmesi ve İçişleri Bakanı Soylu’nun CHP ve HDP’yi hedef gösteren açıklamaları yeni Türkiye rejimine damgasını vuracak koalisyonun omurgası ile ilgili yeterince fikir veriyor.

Öyle görünüyor ki, AKP’nin yeni Türkiye projesinin ince ayarlarını artık MHP yapacaktır.

Her ne kadar, Erdoğan’ın TBMM’de her meseleye özgü “oynak koalisyonlar” kurma olanağı görünürde var olsa da, MHP kanadından gelen uyarılar eşliğinde yıllardır izlediği güvenlik siyasetinin bu olasılığı fiilen ortadan kaldırdığını yine en iyi Erdoğan bilir.

Erdoğan’ın bundan sonra tek ortağı MHP, asıl rakibi ise Türkiye’nin reel sorunları olacaktır. Toplumsal kutuplaşmadan ekonomik krize kadar, yaratıcısı olduğu sorunlarla MHP kıskacı altında mücadele edecektir.

Üstelik, global dünyada 2.dünya savaşından sonra kurulan düzen dağılırken, lider ABD’nin ve diğer siyasi güç merkezlerinin sorun çözme kapasitesi geriler, bölgesel çatışmalar artar, ticaret savaşları  başlar, milliyetçi ve korumacı duvarlar yükselirken Türkiye çok ağır sorunlarla boğuşmak zorunda.

Entropinin artmaya başladığı bir döneme, dizginlenmeyen siyasi ihtiraslarla ve yükselen kur; artan faizler; yüzde 15’lere doğru çıkan enflasyon; milli gelirinin yüzde 6.5’uğuna ulaşan cari açık ve toplam 453 milyar dolar dış borcuyla uzun sürecek bir stagflasyonun eşiğindeki ekonomiyle adım atan Erdoğan’ın işi zor. Ama Türkiye’nin işi daha da zor.

Umarım muhalefet üzerindeki şaşkınlığı atar ve bu kez gerçekten kazanmak için yola koyulur ve ne olursa olsun demokrasiden vazgeçmeyen yüzde 48’i uzun soluklu bir mücadeleye ortak olmaya ikna eder.