Demokrasi ararken niçin kendimizi güç çatışmalarında bulduk? -2-

Ak Parti, Gülen grubu ittifakı başladığında karşılarında iki kesimden de hoşlanmayan sivil ve askeri bürokrasi vardı. Ak Parti dilinde demokrasi söylemi  olan fakat bu konuda müktesabatı fazla olmayan bir yapıydı.

Gülen ise Abant toplantılarıyla entelektüel birikim konusunda daha birikimliydi. Ülkedeki Kemalistler ise bu ittifakın başarısından endişe ediyordu. Gömlek çıkardığını söylese de Milli Görüş geleneğinden gelen bir partinin tek başına iktidarı, gözleri laikliğin teminatı orduya çevirmişti.

Komutanlar ekonomik çöküntü sonrası kurulan ve başarı grafiği her geçen gün yükselen iktidarı endişeyle izliyorlardı. Daha sonraları ortaya çıkan tutulduğu  iddia edilen komutan  günlükleri, harekat toplantıları darbe hazırlıklarının delili olarak değerlendirilecekti.

Ak Parti demokratikleşme girişimlerine başlayarak bir taşla iki kuş vurmak istiyordu. Hem Kemalist askerlerin tepkisini azaltmak hem de demokratikleşme konusunda İslami gelenekten gelen bir parti olarak dindar toplumu demokrasi, insan hakları, özgürlükler konusunda daha iyi bir yere getirmek istiyordu.

Ancak Abdullah Gül'ün öncülük ettiği bu çabalara Tayyip Erdoğan'ın biraz daha mesafeli olduğu hissediliyordu. Farklı kesimlerden de bu gelişmeye olumlu gözle bakanlar vardı. Liberal, sol çevreler temkinli bir iyimserlikle bu tabloyu karşılıyor, iki kesim arasında bir yakınlaşma hissediliyordu.

Demokratikleşme çabaları sert bir 28 Şubat fırtınası yaşamış olan muhafazakar, dindar camia arasında olumlu karşılanıyordu. Yıllarca karşı çıkılmış olan Avrupa Birligi'ne karşı temkinli bir iyimserlik yükseliyordu.

Milli görüş çizgisinde kalmış olanlar, Tayyip Erdoğan'ın hükümet kurulmadan önce  ABD'den onay alıp, 'Haçlı ittifakı' gibi gördükleri AB'ye girme çabasını eleştirilerle karşılıyorlardı. Kemalist askerler Irak tezkeresinde hem ABD'nin hükümete onayından duydukları rahatsızlık hem de Erdoğan'ın etkinliğinin artmasını istemedikleri için olumsuz tavır alıyorlardı.

Ak Parti içindeki Erdoğan'ın savaş tezkeresi niyetine muhalefet edenlerin de gayretiyle TBMM oylaması olumsuz yönde neticeleniyordu. Bu yaşanan tezkere tartışması, İnsan hakları alanında bir imtihandı aslında, demokratikleşme vaatleri olan bir iktidarın bu anlayışa ters bir atağı desteklemesi meselenin içselleştirilmediği ve hedeflenenin gerçekleştirilmesinin zor olacağının sinyallerini veriyordu. Ak Parti içinde muhalif seslerin çıkması Erdoğan'ı rahatsız ediyor, ilk tasfiyeleri başlatıyor ve gücünü tahkim etmeye çalışıyordu.

Demokratikleşme çabalarının benimsenmesi konusundaki dindar camianın handikapı, karşı kutbun iktidardan rahatsız olan duruşuydu. Öteki gördüğünün insan hakları, demokrasi, özgürlükler  konusunda geçmişi ve birikimi olmayan İslami camia, yeni adımlara, AB uyum yasalarına karşı mesafesini korurken, düşman gözlerle onları izleyen karşı kutup nedeniyle bu kavramlardan şüpheye düşüyordu.

Muhafazakar polisler haklarının çiğnendiğini ve otoritelerinin sarsılacağını düşündüklerinde 'kahrolsun insan hakları' diye yürümüşlerdi. Devam eden başörtüsü yasağıyla ilgili olarak AİHM'den gelen Leyla Şahin kararı, AB'ye yaklaşma çabalarına muhafazakar camiadan sert eleştiriler getiriyordu.

Yıllarca kendisini üvey evlat gibi hissetmiş olan dindar, muhafazakar camia, AB değerlerine atılan köprülerin Batının kemikleşmiş kimlikçi yaklaşımları yüzünden başarısız olacağını düşünüyordu.

Bu gayretin tutmayacağı düşüncesi gittikçe daha ağır basıyordu. Türkiye'deki laik kesimlerin de AİHM üzerinde etkisi olduğu düşünülüyordu. Zayıf bir temel üzerine atılmış demokratikleşme çabalarının yıkılması bu nedenlerle kolaylaşıyordu.

İçerideki sivil, askeri bürokrasi ve AB ülkelerindeki artan islamofobik tavırlar,  dindar camianın çok ihtiyacı olan bu kavramlardan uzaklaşmasına neden oluyordu. Üzerlerinde yıllardır büyük baskılar olan muhafazakar camia, farklı kesimlere empati yaparak sürdüreceği ve o kesimlerden samimi destek bulacağı demokratikleşme atağında eksiye doğru gitmeye başlamıştı. Bu da sonraki yıllarda çok ihtiyaç duyulacak demokratikleşmeye toplumsal desteği, önemli oranda zayıflatacak olandı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı 2007 öncesi gerilim yükseliyordu. AB girişimlerini engellemek için ulusalcı kesimin dini değerler üzerinden yaptığı ' Misyonerler artıyor, din elden gidiyor' dezenformasyonu kısmen destek buluyor, Trabzon ve Malatya gibi milliyetçi , muhafazakar illerde Hristiyan din adamları öldürülüyordu.

Bu olaylarla artan AB güvensizliği, Türkiye'ye verilen sözlerin geciktirilmesine,  bu da içeride AB'ye karşı artan umutsuzlukla sonuçlanıyordu. Demokratikleşme adımları konusunda sadece liderlere gözünü dikenlerin ve suçlayanların aksine, toplumsal değişimi önemseyen birisi olarak, demokratikleşmeden soğuyan muhafazakar camianın daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Liderler tabanın duruşuna göre tavır almanın oy hesabı açısından mantıklı olduğunu düşünür. Bu yüzden toplumda demokratikleşmeyi çelmeleyen bu adımların, zaten adımları içselleştirmemiş ve haz etmeyen liderlerin işini kolaylaştırdığını düşünüyorum.

Gülen grubu, şimdiye kadar dindar iktidarlara vermediği desteği, Ak Parti iktidarına veriyor ancak bunun karşılığını da faaliyetlerinin kolaylaştırılması ve kadrolarının devlete yerleştirilmesi olarak alıyordu. Gittikçe artan ulusal ve uluslar arası ağını kuvvetlendirmek için iktidara var gücüyle destek veriyordu.

Askerlerin hareketlerine karşı dikkatli bir izleme içinde olmaya çalışıyordu. Darbe ihtimaline karşı demokrasi söylemine sarılıyordu. Artan dini polarizasyon, Gülen grubunun medya faaliyetleriyle yoğun bir şekilde yaptığı demokratikleşme faaliyetlerini daha da artırmasına neden oluyordu.

Ancak bu demokratikleşme gayreti kendisini direkt ilgilendirmeyen bir alan olan Kürt meselesinde tekrarlamıyordu. Gülen grubu, Kürt meselesinin çözümünde sağcı, milliyetçi, statükocu bir yaklaşımı medya organlarında yoğun bir şekilde işleyerek kendisiyle çelişiyordu.Muhafazakar Ak Parti ve Gülen grubu camialarının kendine Müslüman bu tavrı, tabanlarında  gerçek anlamda bir demokratikleşmeyi engelliyordu. Gülen grubu çok önemli bulmadığı insan hakları alanındaki diğer sorunlarda da emniyetli statüko limanına sığınıyordu.

Bu, hem pek sorgulamadığı statükocu anlayışını sabit kılıyor hem de hedef kitlesi milliyetçi, muhafazakar camiadan gelebilecek tepkiyi engelliyordu. Gittikçe büyüyen Gülen grubu, başörtüsü gerilimi gibi şimşekleri üstüne çekebilecek gösterilerden uzak durarak demokrasi sınavında risk almayan bir tercihi benimsiyordu. Bu tercih, ileride anlaşmazlığa düştüğü zaman kendisini zor duruma düşüren bir argüman olacaktı.

Uzlaşma, dinler arası diyalog dendiğinde ilk akla gelen Gülen grubu, bu sayede diğer dini camialara mesafeli içte ve dıştaki aktörlerin sempatisini kazanıyordu. Bu argümanları sorgulayan ve içten bulan farklı çevreler, Gülen grubuyla organik ilişkiler geliştirmeye başlıyordu.

Diyalog, uzlaşma gibi konularda saygın toplantılar düzenleyen grup, ileride karşılaşacağı önemli bir eksiğinin bu  çelişkiyi açığa çıkaracağının hesabını pek yapmıyordu.

Çünkü onda da ortağı Ak Parti'de olan önemli bir hastalık vardı. Güçlü, idealist, ruhani öğelerle süslenmiş karizmatik bir lidere itaat, özeleştirileri önlüyordu. Her iki yapı da güçlü liderlerin tartışmasız önderliğini kabul ederek içlerinde demokratikleşme söylemleriyle çelişiyordu.

Bu popüler yapıları içeriden değiştirmenin önemli bir bedeli vardı. 'Davaya ihanet' vb gerekçelerle dışlanmak, ilkesel eleştiri yapanın göze alması gereken bir bedeliydi. Erdoğan, baştaki söylemlerinde samimi olmadığını, liderliğini eleştiren her kişiye karşı göstererek gücünü artırıyordu. Ak Parti her seçimde güçleniyordu ama bu kolay güçlenme,  yapısındaki ihtiyaç duyulan demokrasiyi azaltarak,  partideki demokrasi ağacını kemiren  kurdu güçlendiriyordu.

Gülen grubuysa önemsediği çalışmaları için iktidar gücünü elden bırakmamak istiyor, zaten çok önemli bulduğu konularda ihmal edilebilir bulduğu ilkesellikten uzaklaşarak güce yönelme tavrından taviz vermiyordu.

Güçlü olana kadar etkinliği artırmak uğruna bazı ibadi ve ahlaki zaafların dinen kabul edilebilir olduğunu düşünüyorlardı. Güçlendikçe kendine güvenin artması ve büyüklendiği iddiası nedeniyle diğer dini camialardan aldıkları eleştiri artıyordu.

Lider Gülen'in ruhani söylemlerle desteklenmiş duygusal söylemleri, demokratik kriterlerden ziyade bir hakimiyet isteğini gösteriyordu. Her iki grubun muhafazakar ve içten destekçileri bu sorgulanmamış ve buna ihtiyaç da duyulmayan tavırların kurbanları olacaklarını henüz bilmiyorlardı.