Ergun Babahan
May 30 2018

Diktatörler seçimle gider mi!

Medya tek adamın elinde, yargı da öyle, devletin güvenlikle ilgili tüm kurumları da…

İş dünyasının mutlak hakimi. Yakın döneme kadar hem ekonomi, hem de devlet yönetiminde etkili olmuş büyük sermaye grupları ve örgütleri tamamen devre dışı.

Kürtler üzerinde inanılmaz bir baskı var. Eş genel başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları, parti yöneticileri, gençleri, erkekleri, kadınları tutuklu. Yüzlerce yılla ifade edilen hapis talepleri ile yargılanıyorlar.

Cumhurbaşkanı adayları cezaevinde. Cezaevinden yönetiyor kampanyasını…

Ankesörlü  telefondan televizyona bağlanmasına izin verilmiyor.

Muhalefetin telefonları dinleniyor, birebir izleniyor, toplantıları basılıyor, bıçaklananlar, hastanelik edilenler oluyor. Faaliyetlerini sadece mitinglerde ve sosyal medya üzerinden yürütebiliyorlar…

Sandıklar taşınıyor, birleştiriliyor. Ve her şeyden öncesi OHAL var. Seçime Olağanüstü Hal koşullarında gidiliyor. Bildiğiniz, çok seslilik görüntüsü altında faşizm koşulları...

12 Eylül’de de benzer bir tablo vardı ama 12 Eylül yönetimi, bir bekçilerini cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtup gitmeye hazırlanıyordu.

Geniş yetkilerle donatılmış Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı koltuğunu oturtulmasının devletin bekası meselesini çözdüğüne inanılıyordu.

Yaklaşık 30 sene böyle gitti…

Sonra Kürt meselesi daha da büyüdü…

Ve 7 Haziran seçimleri, Evren’in kurduğu sistemin sonunu ilan etti.

Yüzde 10 barajı Kürtleri Meclis ve iktidardan uzak tutmakta yetersiz kalmıştı. 80 milletvekili ile Meclis'e girdiler.

Gözardı edilemeyecek büyüklükte bir 'barış bloku' oluştu.

Ve Devlet alarm ziline bastı.Başta Deniz Baykal olmak üzere bilinen etkili ekip devreye sokuldu ve önce seçim iptal edildi, ardından savaş ortamında 1 Kasım seçimi yapıldı.

Bu seçimin ardından Baykal’ın MHP versiyonu Devlet Bahçeli devreye girdi ve başkanlık sistemi fikrini ortaya attı. Şaibeli bir referandum ve CHP’nin utangaç ortaklığıyla bu sisteme geçildi.

Erdoğan bu değişimi gerçekleştirmek için Avrupa Birliği yolundan Ergenekon yoluna geçiş yaptı. NATO ve Amerika yerine, Tuncer Kılınç’ın ağzından seslendirilen Rusya-Çin-İran eksenine çevirdi direksiyonu.

Buraya gelmesinde, 17-25 Aralık operasyonunun katkısı büyük oldu. Erdoğan, Amerikan yönetiminin elindeki en güçlü enstrüman olarak görülen Cemaat eliyle kendisin devirmeye çalıştığına ikna oldu ve müttefikini değiştirdi:

Ergenekon’u seçti…

Bugün geldiği noktaya Nobel Barış Ödülü kazanabilecek eylem ve uygulamalarla gelmedi.

Yolsuzluk iddialarıyla başlayıp Kürt illerinde yıkım ve katliama, 15 Temmuz şaibeli darbesine kadar uzanan, Gezi’yi de kapsayan bir süreçten geçerek geldi.

Evet, bu ülkede yöneticilik yapmış, ‘devlet adına kurşun atana’ sahip çıkmış, bunu yaparken yolsuzluklarda kendisini ve ailesini zenginleştirmiş hiçbir siyasi lider veya figürden hesap sorulmamıştır. Türkiye’nin yakın tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Özellikle de yakın tarihi…

Yani, iktidarı kaybetse de Erdoğan’dan hesap soracak bir devlet aklı, geleneği ve hukuk yapısı yoktur bu ülkede. Aksini iddia eden gerçekçi değildir.

Yakın geçmişin yolsuzluk ve gırtlağına kadar suça bulaşmış liderleri şu an saygın birer siyasetçi muamelesi görüyor Türkiye’de…

Erdoğan iktidarı kaybetse bile kendisi açısından bir riski yoktur. Sonuç itibariyle, dosyasında devlet adına işlenmiş suçlar var ve bu onu dokunulmaz kılıyor.

Ama yine de Erdoğan iktidarı kaybedemez.

İktidarla var olan bir figür o artık.

Ayrıca güce tutkun.

Bu bir yanda, meşruiyet ve saygı arayışı başka bir noktada. En küçük bir eleştiriye bile katlanamaması, kendisinden üçüncü bir şahıs gibi bahsetmesi, bir büyüklük ve saygınlık arayışının açık göstergesi. Seçime gidiyor çünkü meşru bir lider olarak kabul edilmek isteniyor.

Anketler, OHAL şartlarında yapılacak bir seçimi bile kazanmasının zor olduğunu gösteriyor.

Tablo açık: Erdoğan, OHAL şartlarında bile meşru biçimde kazanması imkanı olmayan bir seçime girmiş bulunuyor. Ancak yaptığı her hazırlık, attığı her adım iktidarını korumak üzere. Dünya seçim çalan liderlerle dolu ve bunlar Batı ile güçlü ekonomik ilişki içinde olduğu sürece sorun yaratmıyor.

Mesele, devletin içindeki gerilimde. Erdoğan bir şekilde kazandığında Türkiye’nin tarihinin en büyük ekonomik krizine gireceği aşikar. Türkiye, üniter yapısını tehlikeye atacak büyüklükte bir krizle karşı karşıya kalacak muhtemelen. Bankaları, şirketleri riske girecek, emekli maaşlarının ödenmesi bile şüpheli hale gelecek.

Türkiye böyle bir krize, gayri-meşru, akıldışı bir yönetimle mi girecek yoksa, Kürtlere eşit hak olmasa bile temel haklarını tanıma noktasına gelmiş, masaya oturmaya hazır bir akılla mı yapacak, buna tanıklık edeceğiz.

Akıldışı yaklaşımın Londra’da yaptığı açıklamaların döviz kuruna ve ekonomiye verdiği zararları hep birlikte gördük. Erdoğan yönetimindeki bir Türkiye, piyasa yapıcıları açısından güvenilmez bir yerdir ve spekülatif amaçları için pervasızca kullanılacak bir ülkedir.

Bu akıldışı yönetim, ülkeyi felakete sürükleyecek; korumaya çalıştığı üniter yapıyı tehlikeye sokacaktır. Bu kadar net.

O nedenle, seçim adı altında, devlet içindeki iki kanadın çatışmasına; Türkiye’nin 200 yılı aşkın bir zamandan beri olduğu gibi, iki farklı kutup tarafından bir tarafa çekilmesine tanıklık ediyoruz.

Evet, Kaddafi, Saddam, Esad örnekleri gösteriyor ki diktatörler seçimle gitmez. Ama unutmamak lazım ki burası Türkiye.

Herşeyin mümkün olduğu bir coğrafya ve devlet geleneği hala güçlü.

Erdoğan’a rağmen güçlü ve HDP hariç, muhalefetin tamamı devlet nezdinde güvenilir ve itibarlı. Oyuncu değişikliği tamir imkanı, çökmüş devlet kurumlarını restorasyon şansı verebilir.

Evet, Erdoğan’ın milisi, polisi, gürûhu var ama unutmayın ki, hiç kimsede devletin gücü yok.

Özetle, iş sadece sandıkta bitmeyecek...

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar